GİRİŞ
Siper savaşının kökeni I. Dünya Savaşı’nın öncesine uzanmasına rağmen hâkim bir savaş tarzı olması I. Dünya Savaşı ile ilgilidir. Siper savaşı denilince dünya askerî tarihi yazımında akla Batı Cephesi gelmekle birlikte Çanakkale Cephesi de siper savaşının yaşandığı önemli cephelerden birisi olmuştur. Bu hususta üzerinde durulması gereken nokta 19. yüzyıl savaşlarında taarruz savaşlarının üstünlüğü ve buna uygun olarak askerî düşüncede taarruza verilen önemdir. Bu düşüncelerin etkisi altında bulunan I. Dünya Savaşı komutanları için siper savaşları bir meydan okuma olarak ortaya çıkmıştır. Batı Cephesi’nde olduğu gibi Çanakkale Cephesi’nde de bitişik siper hatları inşa edilmiş, sahra tahkimatı derinliğine doğru tertip edilmiş ve siper hatları arasında birçok müdafaa unsuru inşa edilmiştir[1] . Müdafaa hususundaki bu yeni yaklaşım ve uygulamalar, savaşlarda zaferi getirecek unsurun inisiyatif üstünlükte olması ile müdafaa unsurlarının taarruza karşı üstünlük sağladığı fiilî durumu karşı karşıya getirmişti. Bu nedenle komutanların siper savaşına ve bu bağlamda sahra tahkimatına yönelik nasıl bir yaklaşım gösterdiği sorusu önemlidir.
Çanakkale kara muharebelerinde Arıburnu ve Anafartalar bölgelerinde 19. Tümen Komutanlığı (20 Ocak-8 Ağustos 1915), Arıburnu Kuvvetleri Komutanlığı (1 Haziran-10 Temmuz 1915) ve Anafartalar Grubu Komutanlığı (8 Ağustos-10 Aralık 1915) görevlerini üstlenen Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal [Atatürk] bu müdafaa muharebesinin zaferle sona ermesinde en önemli isimlerden birisi olmuştur. Mustafa Kemal’in Çanakkale zaferindeki rolü ile onun askerlik hayatı ve düşüncesi üzerine çalışmalar söz konusudur. Fahri Belen’in[2] Atatürk’ün Askerî Kişiliği, Nusret Baycan’ın Atatürk ve Askerlik Sanatı ve Celal Erikan’ın Komutan Atatürk isimli çalışmaları bu hususa doğrudan eğilen çalışmalar arasındadır[3] . Bunun yanı sıra özellikle son yıllarda Çanakkale Muharebeleri üzerine arşiv kaynaklarına dayalı birçok çalışma yapılmıştır. Yine bu çalışmalarda Mustafa Kemal’in Çanakkale Muharebelerindeki komutanlığı üzerine doğrudan bilgilere rastlamak mümkündür[4] .
Bununla birlikte Arıburnu Muharebeleri Raporu ve Anafarta Muharebeleri’ne Ait Tarihçe ismiyle yayımladığı iki rapor[5] ve Ruşen Eşref Ünaydın’a verdiği mülakatla Mustafa Kemal’in kendisi de Çanakkale Muharebeleri üzerine eleştirel düşüncelerini ve duygularını ortaya koymuştur[6] . Ancak siper savaşı üzerine olan bu çalışmamızın ana kaynağını Mustafa Kemal’in yazdığı harp rapor ve emirleri oluşturmaktadır[7] . Harp ceridelerinin savaş sonrası yayımlanan eserlere göre doğası gereği politik kaygıyı daha az barındırması kaynak değerini yükseltmektedir. Bununla birlikte siper savaşı ve sahra tahkimatı üzerine olan teknik ve taktik uygulamaların büyük oranda harp ceridelerinde kendine yer bulması nedeniyle bu çalışma yoğun olarak bu kaynak türü üzerine kuruludur.
Bu çalışma ile Mustafa Kemal’in askerlik düşüncesi, onun siper savaşına yönelik teknik ve taktik yaklaşımı üzerinden ilk defa ele alınmıştır. Böylece çalışmanın, Atatürk’ün askerlik düşüncesine dair yeni bir katkı sunması hedeflenmektedir. Ayrıca Çanakkale Cephesi’ndeki siper savaşının hangi taktik yaklaşımlarla yürütüldüğüne dair açıklamalar getirmek de çalışmanın bir diğer amacıdır. Makalenin ilk kısmında Mustafa Kemal’in karşı taarruz etkisinde şekillenen siper savaşına ilişkin emir ve raporları, muharebelerin kronolojik seyri üzerinden incelenmiştir. Devamında, karşı taarruz anlayışının hem cephe içindeki uygulanışı hem de askerî düşünce bağlamındaki temel dayanakları ele alınmıştır. Çalışmanın geri kalan kısmında ise, Mustafa Kemal’in cephenin statik hale geldiği dönemdeki siper savaşı anlayışı ile sınıflandırılabilen diğer emirleri, dönemin askerî öğretisi ve siper savaşı açısından değerlendirilmiştir.
I. Taarruz ve Müdafaa Dengesi
I. Dünya Savaşı’nın Batı Cephesi’ndeki[8] siper savaşları, taarruzun üstünlüğü üzerine kurulu olan savaş öğretilerini sarsmış ve müdafaa savaşını taarruz savaşına göre güçlü kılmıştı.[9] 19. yüzyıl savaşları olarak sınıflandırabileceğimiz 1815 ve 1914 yılları arasında meydana gelen savaşlar taarruz savaşlarının hâkim olduğu; kısa sürede ve nihai olarak sonuçlanan savaşlar olmuştu. Ateşli silahlardaki teknolojik gelişmeler, ulusçu duygularla hareket eden kitle orduları, geniş demiryolları ağı ve üstün ikmâl sistemleri taarruz savaşını müdafaaya göre güçlü hale getirmişti[10].
I. Dünya Savaşı’ndan önce taarruz savaşlarının üstünlüğü üzerinde Avrupalı askerî ileri gelenlerin ortak bir görüşü söz konusuydu11. Mesela Schlieffen planı ismiyle bilinen Almanya’nın 1914 tarihli savaş planını tasarlayan General Alfred von Schlieffen “en iyi müdafaa taarruzdur” sözünü ifade etmişti. Alman general ve meşhur askerî yazar Friedich von Bernhardi “taarruz ruhu müdafaa ruhundan üstündür” demişti[12]. Sadece Alman değil Fransız ve İngiliz askerî ileri gelenler de taarruz ruhuna inanıyordu. İngiliz ordusu, müdafaanın taarruza karşı üstünlüğünü gösteren Boer Savaşı (1899-1902) tecrübesine rağmen müdafaa stratejilerini kararlı bir şekilde reddetmişti. General W.G. Knox, “müdafaa İngilizler için asla kabul edilebilir bir rol değildir, İngilizler bu konuda çok az çalışır veya hiç çalışmaz” demişti. Müdafaanın teknik üstünlüğü göz ardı edilmişti. Fransız General Ferdinand Foch, makineli tüfeklerin taarruzu güçlendireceğini savunmuştu[13]. Taarruz ruhunun hâkim olacağına dair beklentiye aynı zamanda bu savaşın kısa zamanda sona ereceği ve nihai olacağı düşüncesi eşlik etmişti. 1866 Avusturya-Prusya Savaşı yedi haftalık bir savaştı. Fransa, 1870’te Prusya’ya karşı altı ay kadar dayanmıştı. Nispeten uzun süren Amerikan İç Savaşı ve Boer Savaşı göz ardı edilmişti. İngiliz ordusu Doğu Lancashire Alayı’ndan Yüzbaşı E.G. Hopkinson, aslında, çok az kişinin savaşın İngiliz Futbol Ligi’nin Nisan 1915’teki kupa finalini engelleyecek kadar uzun süreceğini düşündüğünü ifade etmişti[14].
Bununla birlikte siperlerin birlikleri müdafaaya hapsetmemesi ve taarruz gücünü kırmaması, I. Dünya Savaşı’ndan önceki siper savaşı öğretilerinin temel noktalarından birisidir. 1910’da yayımlanan Sahra İstihkâmatı Talimnamesi’nde kesin bir zafere ulaşması istenen bir müdafaanın taarruzî harekâtı da içinde barındırması temel bir kaide olarak yer almıştır[15]. Yine bir sonraki maddenin girişinde, sahra tahkimatının birlik komutanlarının fikir ve maksatlarının uygulanmasına yardımcı olması gerektiği ancak komutanların, askerin sevk ve idaresi hususlarında tahkimatın etkisi altında kalmamaları gerektiği vurgulanmıştır. Maddede, önceden yapılmış olan tahkimat çalışmalarının, savaşın durumunun değişmesiyle birlikte komutanlara yeni kararlar alma noktasında engel olmaması gerektiği belirtilmiştir[16]. Yine talimnamenin bir başka maddesinde yer alan, siper inşasının ateşin başlamasını engellememesi ve siperlerin gerektiği durumlarda savaş anında ateşe engel olmamak üzere takviye edilmesi üzerine olan kaide de bununla ilgilidir[17]. Görüldüğü üzere sahra tahkimatının taarruzun gücünü kırmaması üzerine olan anlayış talimnamede kendisine yer bulmuştur.
II. Çanakkale Cephesi’nde Siper Savaşı
I. Dünya Savaşı’na damgasına vuran savaş tarzı, özellikle savaşın kaderinin belirlendiği Batı Cephesi’nde siper savaşı olmuştur. Benzer şekilde, Çanakkale Cephesi de yoğun siper muharebelerinin, kendine özgü coğrafi ve stratejik koşullar altında yürütüldüğü; savaşın genel gidişatını derinden etkileyen çarpıcı bir cephe olmuştur. 19. yüzyılın ortalarından itibaren meydana gelmeye başlayan siper savaşlarının nedeni taktik bir çıkmazın meydana gelmesidir. I. Dünya Savaşı’nda nihai biçimini alan bu çıkmaz, dönemin ateşli silah teknolojisinin tarafları müdafaaya zorlamasına rağmen, aynı ateş gücüyle donatılmış müdafaa hatlarını imha edememesiyle açıklanabilir[18]. I. Dünya Savaşı’nda Avrupa’nın Doğu Cephesi’nde Klaipêda’dan (Alm. Memel) Karpatlar’daki Çernoviç’e; Batı Cephesi’nde Belçika’daki Nieuport’tan İsviçre sınırındaki Freiburg’a kadar yaklaşık 2100 km boyunca tahkimat hattı inşa edilmişti. Standart bir siper sistemi söz konusu değildi. Siper hatlarının düzenlenmesi cepheden cepheye, bölgeden bölgeye farklılık göstermişti. Bu farklılıkta; arazinin yapısı, birlik yoğunluğunun alana oranı, uygulanan taktik ve muharebelerin seyri sonucunda hattın belirli bir noktada sabitlenmiş olması belirleyici unsur olarak öne çıkmıştı [19].
I. Dünya Savaşı’nda siper savaşının meydana geldiği en önemli cephelerden biri de Çanakkale Cephesi olmuştur. Muharebelerin başlamasından bir süre sonra, savaş öncesinde geçerli olan tabur gruplarıyla mevzii müdafaa anlayışı terk edilmiş; bunun yerine, zincirleme ve bitişik nizamdan oluşan sürekli bir müdafaa hattı tesis edilmiştir. Aynı zamanda, siper hatları birbiri ardına birden fazla kademede inşa edilmiş; hatlar arasında irtibatın sağlanması ve çeşitli müdafaa unsurlarının eklenmesiyle cephede derinliğine tertibat meydana getirilmiştir[20]. Gelibolu Yarımadası’nda meydana gelen kara muharebeleri temelde güney ve kuzey cephesi olarak adlandırılabilecek iki cepheden meydana gelmiştir. Güney Cephesi’ni Seddülbahir kuzey cephesini ise Arıburnu ve Anafartalar bölgesi oluşturmuştur[21]. Seddülbahir Cephesi’nde çıkarma yapılan araziler, nispeten yumuşak eğim açılarına sahip olup geniş ova düzlükleri içermekteydi. Buna karşılık, Arıburnu bölgesi, birbirine karmaşık biçimde bağlı, keskin sırtlarla ayrılmış derin ve kurak vadilerin yoğunlukta olduğu engebeli bir coğrafyaya sahipti. Anafarta tahkimat sisteminin inşa edildiği bölge ise, alçak yamaçlarla dik eğimli arazi arasında bir geçiş kuşağı olarak değerlendirilebilir. Bu tahkimat bölgesinin eğimi, görece hafif bir eğim açısına sahipti[22]. Cephedeki tahkimat sistemi temel itibariyle ardı ardına iki hat üzerine kurulmuştur[23]. Ancak bunun arazi yapısına göre değişebileceği ve üç siper hattının inşasının da gerçekleştiği görülmektedir. İlk hat avcı hattı, ikinci hat istinat hattı ve üçüncü hat ise ihtiyat mevzi olarak adlandırılmıştır. Hatlar arasında irtibat; râh-ı mestur[24], muvasala hendeği[25] ve takarrüp hendekleri ile gerçekleştirilmiştir. Setr hendeği, mahal-i mahfuz (sığınak)[26], istinat noktası[27] ve dikenli teller gibi çeşitli müdafaa unsurlarıyla bölge tahkim edilmiştir[28].
Sabit cephe yapısı, tahkimat ve asker yoğunluğu bakımından benzer özellikler taşıyan Batı Cephesi ile Çanakkale Cephesi karşılaştırılması Çanakkale Cephesi’ndeki siper savaşı koşullarının daha iyi anlaşılmasını katkı sağlayabilir[29]. Çanakkale Cephesi’nde olduğu gibi Batı Cephesi’nde de muharebelerin başlamasıyla birlikte bitişik nizamdan oluşan müdafaa hattı ve derinliğine tertibat meydana getirilmiştir. 1916’ya kadar Batı Cephesi’nin sahra tahkimatı, büyük ölçüde Çanakkale Cephesi’ne benzemekteydi. Bir siper hattında avcı hendekleri, istinat noktaları ve daha geride olan topçu mevzileri tahkimatın temel unsurlarını oluşturuyordu. Buna benzer şekilde geride iki müdafaa hattı daha meydana getirmişlerdi[30]. Ancak Kasım 1916’yı gelindiğinde Almanların denizden Vosges’e kadar olan müdafaa hattı, birbirinden 2 kilometre aralıklarla dizilmiş üç müstahkem hattan oluşuyordu. Her hat içerisinde, arazi koşullarına bağlı olarak sekiz ile on iki arasında siper hattı bulunuyordu. Bu siper hatlarını çevreleyen birçok müdafaa unsuru söz konusuydu. Mevziler dikenli teller, derin yer altı sığınağı, barınak, korugan, tabya, mukavemet merkezi ve istinat noktaları gibi unsurlarla güçlendirilmişti[31]. Çanakkale Muharebeleri 1916’nın başlarında sona ermesine rağmen Batı Cephesi’ndeki siper savaşları I. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar devam etti. Çanakkale Cephesi’nde Almanların Batı Cephesi’nde oluşturmuş olduğu tek bir hat derinliği kadar toplamda derinlik olduğunu söyleyebiliriz. Almanya’nın Somme Muharebesine kadar derinliğine tertibata çok fazla ağırlık vermediği; buna karşılık birinci hattın çok güçlü bir şekilde müdafaası ve karşı taarruza ağırlık verdiği görülmektedir. Almanya’nın bu müdafaa yaklaşımının Çanakkale Muharebelerindeki Türk ordusunun müdafaa usulü ile örtüştüğü söylenebilir. Bununla birlikte 1916’dan itibaren Batı Cephesi’nde çok daha güçlü tahkimat organizasyonlarının ve yıpratma savaşlarının hâkim olduğu görülmektedir.
II. Mustafa Kemal Bey’in Siper Savaşına Yönelik Emirlerinin Analizi
Çanakkale Boğazı’nı sadece gemiler ile geçme planı başarısız olunca İtilaf kuvvetleri yeni planlarını kara seferi düzenleme üzerine kurdu. Buna göre donanma kuvveti ile müşterek hareket edilerek Gelibolu yarımadasında Kilitbahir Platosu’nu ele geçirmek harekâtın temel amacı oldu[32]. Çanakkale kara muharebeleri İtilaf kuvvetlerinin 25 Nisan 1915’te Seddülbahir ve Arıburnu cephelerine yaptıkları çıkarmalar ile başlamıştı. Arıburnu Cephesi’nde 1 Mayıs; Seddülbahir Cephesi’nde ise 4 Mayıs gecesinde Türk ordusunun gerçekleştirdiği taarruz hareketleri ile birlikte savaş siper savaşı halini almıştı[33]. Çanakkale Muharebelerinde Arıburnu ve Anafartalar Cephesi’nin komutanlığını üstlenen ve müdafaa zaferinin önde gelen komutanı Yarbay [1 Haziran 1915’ten sonra Albay] Mustafa Kemal Bey [Atatürk], I. Dünya Savaşı’nın başlamasından sonra 20 Ocak 1915’te 3. Kolordu’da yeni kurulmakta olan 19. Tümen Komutanlığı’na tayin edilmişti. 8 Ağustos 1915’te Anafartalar Grup Komutanlığı’na atanan Mustafa Kemal Bey 10 Aralık 1915’te ise cepheden ayrılmıştır[34].
Çanakkale kara muharebelerinde Türk ordusunun 19 Mayıs taarruzu başarısızlıkla sonuçlanana kadar ana hedefi kıyıda saplanıp kalmış olan İtilaf kuvvetlerini cephe hattı boyunca yapılacak hücum ve taarruzlarla söküp atmak üzerine kurulmuştu[35]. Mustafa Kemal Bey de Arıburnu Cephesi’ndeki düşmanın bir an önce denize dökülmesi gerektiğini düşünmüş ve buna yönelik emirler vermişti[36]. Arıburnu’nda bütün tümen cephesinden bir taarruz harekâtı 27 Nisan’da ve bölgedeki tüm kuvvetlerin 19. Tümen’de toplanmasıyla bir diğer taarruz harekâtı 1 Mayıs’ta gerçekleştirilmişti.[37] Aynı amaçla 19 Mayıs’ta da büyük bir taarruz harekâtı düzenlenmiş ancak büyük bir kayıp verilerek başarısız olunmuştu[38]. 19 Mayıs taarruzunun başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından ağustos ayına kadar her iki taraf da siperlere gömülmüştü[39]. Savaşın siper savaşı haline dönüşmesi cephede karşı taarruzu ön plana çıkarmıştı. Mustafa Kemal Bey’in siper savaşına yönelik yaklaşımını da aşağıdaki emir ve raporlarında göreceğimiz üzere karşı taarruz anlayışı büyük oranda etkilemişti.
II.1. Mustafa Kemal Bey’in Siper Savaşı Anlayışında Karşı Taarruz
İtilaf kuvvetlerinin asıl amacının Boğaz istihkâmatını ele geçirmek olduğunu belirten Mustafa Kemal Bey, Kuzey Grubu Komutanlığı’na yazdığı raporunda, iki bölge üzerinde süren Çanakkale Muharebeleri’nde Arıburnu’nun stratejik açıdan daha kritik bir bölge olduğunu ifade etmiştir. Ona göre, İtilaf kuvvetlerinin Seddülbahir’e çıkardıkları kuvvetler yerine, Arıburnu ve civarında karaya çıkardıkları kuvvetlerle sonuca ulaşmaları çok daha muhtemeldir. Çünkü Seddülbahir bölgesindeki harekât, yalnızca cephe taarruzuyla sınırlı kalacağından, başarıya ulaşması oldukça zordur. Buna karşılık, Arıburnu ve civarında başarı sağlayacak bir düşman kuvveti, her türlü manevrayı icra edebilecek elverişli bir durumda bulunabilir; Kilya ve Akbaş limanlarını kullanılmaz bir hale getirebilir, Gelibolu istikametini kesebilir, Kirte civarındaki Türk kuvvetlerinin arkasına sarkabilir ve doğrudan doğruya Kilitbahir’e yürüyebilirdi. Raporun devamında Mustafa Kemal Bey, Kirte bölgesinde mevcut Türk kuvvetlerinin düşmanın saldırılarını durdurabileceğini, ancak Arıburnu’nda durumun daha tehlikeli olduğunu ifade etmiştir. Düşmanın, bu bölgede Türk birliklerinin kanat boşluklarından yeni kuvvetler sarkıtarak etkili girişimlerde bulunabileceğini belirtmiştir. Eğer düşman, Arıburnu’nu takviye birlikleri gelene kadar elde tutmak amacıyla işgal ettiyse, bu durumda Osmanlı ordusunun yalnızca denge kurabilecek miktarda kuvvetle yetinmesinin büyük gaflet olacağını, dolayısıyla daha güçlü bir askerî hazırlığın gerekli olduğunu ifade etmiştir[40].
Mustafa Kemal Bey’in, 2 Mayıs 1915’te Albay Kannengisser ile yaptığı konuşma, Çanakkale kara muharebelerinin ilerleyen safhalarında da koruduğunu söyleyebileceğimiz, “geri çekilmenin yenilgiye yol açacağı” yönündeki düşüncesini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Mustafa Kemal Bey’in aktardığına göre, Albay Kannengisser 1 Mayıs taarruzlarının başlamasının ardından Kemalyeri’ne gelmiş ve tüm Arıburnu kuvvetlerinin komutasını kendisinin üstlenmesini ya da kolordu komutanının bizzat muharebeyi idare etmesini talep etmiştir. Ancak Mustafa Kemal Bey bu talebi reddederek komutanlığı devretmemiştir. Bununla birlikte Albay Kannengisser, 2 Mayıs günü düşmanın karşı taarruza geçmesi halinde ordunun yenileceğini, mevcut durumun çok tehlikeli olduğunu belirtmiş ve ConkbayırıKemalyeri genel hattına çekilmenin uygun olacağını öne sürmüştür. Mustafa Kemal Bey ise düşman taarruzunun kesin olmadığını, geri çekilmenin düşmanı taarruza teşvik edeceğini ve mevcut durumda karışık halde bulunan birliklerin kısa bir mesafe geri çekilerek tavsiye edilen hatta durmasının mümkün olamayacağını ifade etmiştir. Aksine, böyle bir geri çekilmenin genel bir yenilgiye neden olacağını ifade etmiş ve bu türden bir tavsiyenin bir daha kesinlikle sunulmamasını rica etmiştir[41]. Mustafa Kemal Bey, eline ulaşan bazı değerlendirmelere karşı çıkarak Türk kuvvetlerinin elinde tuttuğu mevziilerden bir hat ve geriye çekilmesinin kesinlikle kabul edilemeyeceğini 11 Mayıs tarihli raporunda da dile getirmiştir. Bu raporda, gerekli askerî önlemlerin alındığını, eğer geriye çekilme prensibi kabul edilirse düşman kuvvetlerinin Kanlısırt ve onun kuzeyinde uzanan sırtlarda oldukça serbest biçimde yerleşeceğini ve daha geniş bir manevra alanına sahip olacağını ifade etmiştir. Böyle bir geri çekilme durumunda kurulacak yeni hattın ise cephede sıkışmış, dar, manevra alanı olmayan ve sadece müdafaaya mecbur kalınan bir arazi olacağını belirtmiştir[42].
Mustafa Kemal Bey, 3 Mayıs 1915 tarihinden itibaren siper savaşına yönelik alınacak önlemlere dair emir yayımlamaya başlamıştır. O güne ait emrinde, muharebelerin ilk 10 gününde düşmanın donanma korumasında sahilde ve dar bir yerde taarruz etmeye mecbur edildiğini belirtmiştir. Ancak askerin biraz olsun dinlenebilmesi için bundan sonraki süreçte siperlere çekilen düşmana siperle ilerleme ve uygun bir zaman ve koşullarda, gerekli noktalara kısa atlamalarla yanaşma yöntemini uygulayacağını ifade etmiştir. Mustafa Kemal Bey, öncelikle tahkimatın zenginleştirilerek düşmanın her türlü taarruzunun az sayıda kuvvetle ve kolaylıkla püskürtülebilecek duruma getirilmesi gerektiğini vurgulamıştır. İkinci olarak ise her bölgede, düşman cephesinde önem taşıyan, sözlü olarak tarif edilmiş ve gösterilmiş noktalara yanaşmak üzere, “yaklaşma yolları” inşa edilmesini emretmiştir. Mustafa Kemal Bey, bu yaklaşma yolları sayesinde, düşman mevzilerini susturmak için harcanacak sürenin, düşmanın önemli ölçüde yardım kuvveti alarak taarruza geçmesine müsaade edecek kadar uzun olmayacağını belirtmiştir[43]. Bu emriyle, süratli bir karşı taarruza geçmenin gerekliliğini ortaya koymuştur.
4 ve 9 Mayıs tarihlerinde İtilaf kuvvetleri, Arıburnu bölgesine yönelik taarruzlar gerçekleşmiştir. Öte yandan, 7/8 Mayıs’ta Türk ordusu Bombasırtı’ndaki hatlarını biraz daha genişletmiştir[44]. Mustafa Kemal Bey, 9 Mayıs 1915 tarihli tümen emrinde, yapılan tahkimatın “saklanmadan ziyade tesire uygun olacak şekilde” olması gerektiğini belirtmiştir. Kuvvetlerden faydalanabilmek için ateş hatlarının çok fazla sayıda tüfek barındırabilecek şekilde düzenlenmesini emretmiştir[45]. Aynı tarihli Kuzey Grubu Komutanlığı’na sunduğu raporunda ise, daima karşı taarruza geçmeye yönelik gerekli tedbirleri aldırdığını ifade etmiştir[46].
9/10 Mayıs gecesi saat 23.00’te Anzaklar (Avustralya ve Yeni Zelenda Kolordusu), Bombasırtı’nda ani bir taarruza geçmiştir. Bir alaydan fazla kuvvetle gerçekleştirilen bu taarruz, Türk birlikleri tarafından geri püskürtülmüştür[47]. Mustafa Kemal Bey, 10 Mayıs tarihli emrinde, düşmanın 9 Mayıs gecesi 72. Alay 3. Tabur ve 14. Alay 1. ve 2. Tabur’un cephelerine beş defa hücum ettiğini ancak her defasında bu saldırıların başarıyla püskürtüldüğünü belirtmiştir. Emrinde, düşman hücumlarının durdurulması ve yüksek kayıplar vererek ricat etmeleri halinde, mıntıka komutanlarının onların bu zayıf durumundan faydalanarak karşı taarruza geçmelerini istemiştir. Buna bağlı olarak “düşmanın asıl mevziine girmek için zamanında alınacak önlemler ve uygulanacak hareket, kesin bir sonucu ortaya çıkarabilir” ifadesine yer vermiştir[48]. Yine aynı emrinde Mustafa Kemal Bey, karşı hücumun başarıyla gerçekleştirilebilmesi için siper hatlarının uzatılması ve düşmana yaklaştırılması gerektiğini ifade etmiş ve bu doğrultuda şu değerlendirmeyi yapmıştır:
“Bazı birliklerin düşmana çok yakın olan siperlerinin, özellikle de merkez grubundaki siperlerin uzunluğu çok azdır... bir cephede birden hücum icra edilebilmesi için bu gibi siperlerin bir an önce uzatılması ve düşman mevziine mümkün olduğu kadar fazla yaklaştırılması gereklidir ve hatta mecburdur.”[49]
5 ile 18 Mayıs tarihleri arasında Türk birlikleri sadece mevzi ve tahkimat hazırlıklarıyla meşgul olmamış aynı zamanda geceli gündüzlü mevzi hücumları da gerçekleştirmişti[50]. Mustafa Kemal Bey, 12 Mayıs’ta 27. Alaya verdiği emirde de karşı taarruza dikkat çekmiştir. Emrinde, “düşmanın ufak tefek takviye birlikleri aldığına şüphe olmadığını, bu takviye birlikleriyle cephenin herhangi bir noktasına yüklenmesinin ihtimal dışı olmadığını” belirtmiştir. Böyle bir durumda, askerlerin düşman hücumunu savuşturmak için yalnızca görev ve sorumluklarını yerine getirmesinin yeterli olmayacağını, tam aksine düşman hücumu engellendiği anda, mıntıka komutanlarının o noktada istinat ve ihtiyat kuvvetlerini[51] birinci hatta sürerek derhâl karşı taarruza geçmeleri ve düşman mevziine girmelerinin gerekli olduğunu ifade etmiştir. Emrinin son kısmında ise beklentisini şu ifadeyle ortaya koymuştur: “Bundan böyle düşman hücumunun engellemesi haberini değil karşı taarruz ile düşman mevziine girilmiş olduğu haberini beklerim.”[52]
Anzak kuvvetleri, 13/14 Mayıs gecesi saat 01.30’dan sonra, dört gün önceki gece taarruzundan çok daha kuvvetli bir düzenle, Bombasırtı-Cesarettepe kuzeyi arasındaki Türk mevzilerine yeniden taarruz etmişlerdir. Taarruzun temel amacı, BombasırtıDüztepe kesimini kopararak hem merkez hem de kuzey kanattaki mevzilerin zayıf durumunu düzeltebilmekti. Asıl hedefleri ise Kocaçimen Tepesi’ni ele geçirmekti. O geceki muharebede, ilk siper hattı elden ele geçmiş; ancak tüm düşman hücumları püskürtülebilmiştir[53]. Mustafa Kemal Bey, düşmanın güçlükle püskürtülmesine rağmen yine de karşı taarruz imkânını değerlendirmişti. 15 Mayıs tarihli emrinde, düşman kuvvetlerinin Merkez Mıntıkasının sağ kanadında yer alan 14. Alay 2. Tabur ile Sağ kanat kuvvetlerinin sol kısmında bulunan 125. Alay 3. Tabur’un cephesine yönelik baskın tarzında üç hücumun olduğunu ve düşmanın yüksek kayıplar vererek uzaklaştırıldıklarını belirtmiştir. Bununla ilgili olarak aşağıdaki açıklamayı yapmıştır:
“Düşmanın gece taarruz ve hücumlarını ateşlerimizle zedeledikten sonra karşı hücum yaparak takibi halinde kesin sonuç elde edilinceye kadar başarılı olmak umulduğundan, bu gibi fırsatların kaçırılmamasını mıntıka, alay ve tabur komutanlarından ve tüm subay ve askerlerden talep ederim.”[54]
Emrin devamında ise istinat birliklerinin yerleşmesini sağlamak amacıyla, siperlerin gerisinde henüz sütre inşa etmemiş bazı birliklerin her fırsatı değerlendirerek bu eksikliği gidermelerini emretmiştir. Mustafa Kemal Bey, bu tedbirlerin alınmasıyla “yapılacak taarruz ve hücumda, avcı hatlarının geniş bir cephe ve yeterli derecede kuvvet ile takip ve takviye olunabilmesini” hedeflemiştir.[55]
19 Mayıs taarruzunda Türk ordusu ağır kayıplar vermiştir. Dört tümenin katılımıyla dar bir cephe üzerinde (yaklaşık 3.5 kilometre) planlanan bu baskın taarruzunda, harekât sadece 6,5 saat sürmüş ve muharip birliklerin yaklaşık %30’u zayi olmuştur[56]. Mustafa Kemal Bey’in 19 Mayıs taarruzunun başarısızlığından sonra müdafaada saplanıp kalma tehlikesinden kaçınmak istediği 29 Mayıs tarihli emrinden anlaşılmaktadır. Bu emrinde şu ifadelere yer vermiştir:
“Takip ettiğimiz gaye yalnız düşmanı (bir adım bile) ilerletmemek değil; onu kovmak ve imha etmek olduğundan, hepimizin bekleyişi ve emeli ileriye dönük olacaktır, daima herkes düşmanı yerinden koparıp atmak arzusunu fikrinde ve kalbinde kesin olarak besleyecektir.”
Devamında ise siper savaşına dair temel yaklaşımını şu sözlerle ifade etmiştir: “Herkes ve ayrı ayrı bütün askerler iyi bilmelidirler ki siperler sadece müdafaa için değildir; taarruzu temin etmeyen siperler zararlıdır ve başarısızlığa yol açar.”[57] Mustafa Kemal Bey, aynı emrinde, mevcut siperlerin, istinat kuvvetlerine ait hendekler ile muvasala yollarının[58] tamir edilerek yeniden düzenlenmesini istemiştir. Tahkimatın yalnızca düşman ateşinden korunmak ve az kayıp vermek amacıyla değil, aynı zamanda düşmanı ezmeye ve taarruzu kolaylaştırmaya yönelik şekilde en mükemmel hale getirilmesi gerektiğini belirtmiştir.[59] Bununla ilgili nasıl düzenlemeler yapılacağını açıklamıştır. Öncelikle siperlerin, birliklerin zahmet çekmeden taarruza geçebileceği şekilde düzenlenmesini; düşmanın bir taarruzu karşısında hem ateş hem de süngü ile kolayca savuşturabilmesini ve geriden gelecek istinat ve ihtiyat kuvvetlerinin kolaylıkla geçerek ilerleyeceği bir düzenin oluşturulmasını istemiştir. İkinci olarak, arkada bulunan ve kısmen avcı hattı kısmen de istinat kuvvetleri için kullanılan siperlerin, önde bulunan askerleri ateş gücüyle koruyacak şekilde düzenlenmesi gerektiğini belirtmiştir. Bu noktada, söz konusu siperlerde bulunan askerlerin, öndeki avcı siperlerini râh-ı mesturlardan takviye edebilecek şekilde düzeltmesini ve aynı zamanda avcı hatlarının arkasından seri bir şekilde ileriye atılmak üzere araziye çıkabilecek şekilde huruç kademeleriyle[60] tahkim etmeleri gerektiğini emretmiştir. Üçüncü olarak ise râh-ı mesturların, arazinin yapısına uygun olarak ateş etmeye elverişli biçimde düzenlenmesini ve bu hatlar üzerinde de seri bir şekilde arazi üzerine çıkmayı sağlayacak huruç düzenlemelerinin yapılmasını istemiştir[61]. Bununla birlikte 7 Haziran 1915 tarihli emrinde, sadece teknik düzenlemelerin yeterli olmayacağını vurgulamıştır. Bu doğrultuda, düşman hücumlarına karşı hücumlarda bulunabilmek amacıyla; yüksek ve derin hendekler, duvarlar ve benzeri engellerin aşılabilmesi için, siperlerden seri bir şekilde sıçramayı hedefleyen eğitimlerin yapılması gerektiğini ifade etmiştir[62].
19 Mayıs 1915’teki Arıburnu Taarruzu dışında, mayıs ayı sonlarına kadar Kuzey Grubu kesiminde önemli başka bir hareket olmamıştır. Bu dönemde yapılan mevzi düzeltmeleriyle birlikte tarafların siper hatları birbirine daha da yaklaşmış; karşılıklı topçu ve piyade ateşleri açılmıştır.[63] İtilaf kuvvetleri, Seddülbahir Cephesi’nde Üçüncü Kirte Taarruzu’na başlamadan önce, 3 Haziran 1915 tarihinde Arıburnu’nda aldatma amacı taşıyan sınırlı bir taarruz girişiminde bulunmuştur. Akşam geç saatlerde etkisini gösteren bu harekât sırasında İngiliz birlikleri, 19. Tümen 57. Alay’ın sağ kanadında bulunan 31 ve 32 numaralı Türk siperlerine girmeyi başarmıştır. Durumu öğrenen 19. Tümen Komutanı Albay Mustafa Kemal Bey, 5 Haziran 1915 sabahı saat 05.15’te Düztepe’den sırasıyla 27., 57. ve 64. Alay komutanlarına gerekli emirleri iletmiş; ardından taarruzun yoğunlaştığı bölgeye, 57. Alay Komutanı’nın yanına gitmiştir[64]. 27. ve 57. Alayların düzenlediği karşı taarruzlar neticesinde 31 ve 32 numaralı siperler yeniden ele geçirilmiştir[65].
Mustafa Kemal Bey’in karşı taarruz anlayışı, siperlerin örtülü olup olmaması meselesi üzerinden de kendisini göstermektedir. 14 Haziran 1915 tarihli emrinde, düşman tarafından atılan bombaların yalnızca ön siperlerde değil aynı zamanda istinat noktalarında,[66] muvasala hendeklerinde ve bazen de daha gerideki tabur ihtiyatlarına kadar ulaşarak buralarda da çeşitli zararlara neden olduğunu ifade etmiştir. O zamana kadar meydana gelen zayiatın yalnızca avcı siperlerindeki askerlerle sınırlı olmaması nedeniyle, bombalara karşı tedbir alınmasının gerekli olduğunu belirtmiştir. Bu doğrultuda, istinat noktalarının ve muvasala hendeklerinin tamamen örtülmesinin gerekli olduğuna dikkat çekmiştir. Ancak askerlik mesleği gereği, bu denli yakın mesafede bulunan bir düşmana karşı gerektiğinde silah ve süngünün süratle kullanılabilmesi gerektiğinden, askerin tamamen mahfuz mahalde bulunmasının mümkün olmadığını belirtmiştir. Bu nedenle Mustafa Kemal Bey, düşmana en yakın olan siperlerin örtülerek bomba etkisini kısmen azaltılmasını; bununla birlikte, gerisinde açık bir ikinci hat oluşturarak burada bulundurulacak kuvvetlerle düşmanın taarruz ve hücumunun ateş ve süngüyle gerçekleştirilecek karşı hücumlarla durdurulmasının uygun olacağını ifade etmiştir[67]. Binbaşı İzzettin Bey (Orgeneral, Çalışlar)[68], siperlerin örtülü olup olmaması meselesine açıklık getirmiştir. İzzettin Bey, siperlerin kesinlikle açık olması gerektiği görüşündedir. Ona göre, mahfuz mahaller obüs toplarının tahribatına maruz kalacağından, altında bulunan askerler daha fazla zarar görebilir; ayrıca tekrar inşa edilmesi zaman ve malzeme kaybına neden olurdu. Ancak asıl önemli husus, bu tür kapalı siperlerin askerin ruh halinde yaratacağı etkidir. İzzettin Bey’e göre, mahfuz mahalli ateş hatlarındaki askerler, hem süngü ve tüfeklerini serbestçe kullanamazlar hem de hücumdan önce düşman topçu ateşinden bunaldıkları zamanlarda tamamen habersiz ve hazırlıksız bir halde kalabilirlerdi. Bunun yanı sıra İzzetin Bey, örtülü siperlerin, ateş hattı üzerinde görünerek ilerleyen düşmanın zamanında fark edilerek ateş ve süngüyle karşılanmasını engelleyeceğini; bu durumun da düşmanın siperlere sızmasını veya onları aşarak geriye ilerlemesini kolaylaştıracağını belirtmiştir. Nitekim 6 Ağustos 1915’te Arıburnu’nda Kanlısırt’ın kaybını, birinci hat siperlerinin mahfuz mahallerden oluşmasına bağlamıştır. Mahfuz mahallerde bulunan birinci hat siperlerindeki askerlerin, hücumdan önce 2-3 saat boyunca gerçekleşen İngiliz obüs bataryası ateşi sırasında kapalı bir ortamda ve gazların etkisi altında kaldıkları için, 50-60 metre önlerinden hücuma kalkan İngiliz askerlerine tam zamanında karşılık veremediklerini ifade etmiştir. Askerlerin silah ve süngülerini serbestçe kullanamamaları nedeniyle düşman kuvvetleri, kısmen siperlere girmeyi, kısmen de atlayarak daha geriye ilerlemeyi ve râh-ı mesturları ele geçirmeyi başarmıştır. İzzettin Bey, siperler bir mezbaha haline gelmiş olsa da İngilizlerin râh-ı mesturları ele geçirerek geriden takviyeyi gelmesini engellediklerini ve örtülü birinci hat siperlerindeki çatışmalarda bu nedenle başarı sağladıklarını belirtmiştir.[69] Bu değerlendirmeleriyle İzzettin Bey, Mustafa Kemal Bey’in emrinde dile getirdiği üzere örtülü siperlerin sakıncalarını açık biçimde ortaya koymuştur. Bu sakıncaların temelinde ise Çanakkale Cephesi’nde karşılıklı siper hatlarının çok fazla yakın oluşu yatmaktadır; Mustafa Kemal Bey de bu hususa emrinde dikkat çekmiştir.
Mustafa Kemal Bey, 16 Haziran 1915 tarihli emrinde, “takip ettiğimiz gaye ve maksat düşmanı tamamen denize atmaktır” diyerek siper savaşının amacını bir kez daha açık biçimde ortaya koymuştur. Daha önceki emirlerinde belirttiği üzere bu emrinde de “yapılacak taarruzlarda askerlerin kolaylıkla ve süratle siperlerden ileriye atlayabilmesi için bazı siper aksamında hızlıca huruç kademeleri yapılmasını” emretmiştir[70].
Mustafa Kemal Bey, Kuzey Grubu Komutanlığı’na verdiği 30 Haziran 1915 tarihli raporunda, uzun bir süredir düşmanın gece ve gündüz çeşitli zamanlarda tekrarlanan ateş baskınları ve gösteriş amaçlı hareketleri karşısında, düşmanın manevi gücünü artırmamak amacıyla hareketsiz kalındığını ifade etmiştir. Ancak artık bunun aksine kahramanca bir hareketle ve uzun zamandır gösterilmeyen bir sertlik (kuvvet) ile düşmanın felâkete uğratılmasının uygun görüldüğünü bildirmiş; bu doğrultuda bir karşı taarruzun icrasına karar verildiğini belirtmiştir[71].
Çanakkale Muharebelerinde Kuzey Grubu Komutanlığı, 29 Haziran ve 12 Temmuz tarihlerinde, sonuçları önemsiz olan bazı tümen taarruzları düzenlemiştir. Bununla birlikte temmuz ayında Arıburnu’nda meydana gelen çatışmalar, siper baskınları ve lağım operasyonlarıyla sınırlı kalmıştır. İtilaf kuvvetleri, Ağustos 1915 itibarıyla seferin ana hedefi olan Kilitbahir’e ek olarak, yeni bir hedef olarak Conkbayırı ve Kocaçimentepe’nin de içinde yer aldığı Kocaçimen silsilesini ele geçirerek Arıburnu Cephesi’ni yarmayı amaçlamışlardır. Bu doğrultuda harekâtın ağırlık noktası, Seddülbahir ve Alçıtepe’den Arıburnu ve Maltepe’ye kaydırılmıştır[72]. 6 Ağustos’ta başlatılan geniş kapsamlı taarruz harekâtı 10 Ağustos’a kadar sürmüş ancak İtilaf kuvvetleri Kocaçimen Tepe’yi ele geçirmeyi başaramamıştır[73]. 8 Ağustos gecesi saat 21.45’ten itibariyle Anafartalar Grubu’nun komutasını devralan Mustafa Kemal Bey, karşı taarruza karar vermiş ve 10 Ağustos sabahı bizzat yönettiği bu taarruz İtilaf kuvvetlerine ağır bir darbe olmuştur. Her iki taraf da ciddi kayıplar vermiş, ancak İtilaf kuvvetleri geri püskürtülmüştür. 11 Ağustos günü her iki taraf açısından yeniden tertiplenmeye ayrılmıştır. İtilaf kuvvetlerinin 12 ve 15 Ağustos tarihlerinde giriştiği taarruzlar da başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Son olarak Yusufçuktepe ve Bombatepe Muharebeleri, bu cephedeki son büyük İtilaf saldırıları olmuş ancak hedeflerine ulaşamamışlardır[74].
Ağustos ayının son günlerine kadar Mustafa Kemal Bey’in siper savaşına yönelik taktik yaklaşımını belirleyen temel unsur, yukarıdaki örneklerde de görüldüğü üzere karşı taarruz anlayışına verdiği üstünlüktür. Özellikle sonuçsuz kalan taarruzlardan sonra müdafaada sıkışıp kalma tehlikesine karşı, muharebelerin asıl amacının düşmanı cepheden söküp atmak olduğunu sık sık vurgulamıştır. Bu amaçla taarruz ruhunu canlı tutmaya yönelik birçok emir yayımlamıştır. Bununla birlikte sahra tahkimatının organizasyonu ve tahkimat düzenlemesi de karşı taarruz anlayışı çerçevesinde şekillenmiştir. Tahkimatın taarruzu kolaylaştıracak şekilde inşa edilmesi, ateş gücünün etkin kullanımı, kuvvetlerin ileri hatta sevk ve yoğunlaştırılabilmesi, emirlerinin temel odak noktalarını oluşturmuştur.
II.2. Mustafa Kemal Bey’de Karşı Taarruzun Temel Dayanakları
Stratejik ve operatif planlamada olduğu gibi taktik planlamanın da en belirleyici unsurlarından birisi fiziki coğrafyadır. Yüksek tepeleri bilmek ve bunlardan yararlanmak, dar geçitleri ve manevra alanlarını kontrol altında tutmak, askerî düşüncenin daima temel ilkelerin arasında yer almıştır[75]. I. Dünya Savaşı’ndaki Batı Cephesi, arazinin stratejik planlama ve operatif harekât üzerindeki etkisini göstermesi bakımından önemli bir örnektir. Batı Cephesi’nde topoğrafya ve bölgesel jeolojik yapı, çoğu zaman sahra tahkimatının konumunu belirlemiştir. Müdafaa mevzilerinin seçimi, asker ve malzeme hareketlerini ve lojistik ikmali büyük ölçüde etkilemiştir. Savaş boyunca Alman ordusu, arazinin sağladığı avantajlardan yararlanarak önceden planlanmış müdafaa edilebilir mevzilere geri çekilme stratejisini benimserken taarruzu düşünen ve stratejik bir avantaj elde etmek için toprak vermeye yanaşmayan Müttefikler, sık sık dezavantajlı arazi koşullarıyla mücadele etmek zorunda kalmıştır[76].
Çanakkale Muharebelerinin meydana geldiği Gelibolu Yarımadası da sahra tahkimatının organizasyonu ve siper savaşı üzerinde belirleyici bir etkiye sahip olmuştur. Yarımada topoğrafik açıdan dik meyilli ve farklı irtifalara sahip arazi bloklarından oluşmakta olup düz alanlar ise oldukça sınırlıdır. Saros bölgesindeki kıyılarda geniş plajlar vardır. Koru Dağları’nın bir kolu, kıyıya oldukça uzak olarak Enez doğrultusunda uzanır. Yarımadanın ortasında yer alan Kocaçimen Tepesi ise kendi başına belirgin ve egemen bir topoğrafik karaktere sahiptir[77]. Derinlikli cephelerden farklı olarak Gelibolu Yarımadası her bir karış toprağın muhafaza edilmesini zorunlu kılan bir yapıya sahiptir[78]. Her iki taraf için de elde edilmesi istenilen hedefler cephenin çok yakınındaydı[79]. Çanakkale Cephesi Komutanı Mareşal Liman von Sanders[80], siper savaşlarının başlamasıyla birlikte, Seddülbahir Cephesi’nde düşman kuvvetlerinin bir sonraki hedefi olan Alçıtepe’ye çok yakın olması nedeniyle, bir karış toprak verilmemesini emretmiş; en ön hattaki Türk birliklerinin düşmana en yakın mesafede kalmalarını ve orada siperlere girmelerini istemiştir[81]. Bu nedenle Çanakkale Muharebelerinde birinci siper hattı, asıl muharebe hattı olarak kabul edilmiştir. İkinci ve üçüncü hatlar elde tutulmakla birlikte, hücumun yaklaştığı hissedilir hissedilmez siperlerin işgal kuvvetleri yoğunlaştırılmıştır. İzzettin Bey, Çanakkale Cephesi’nin asıl muharebe hattının birinci hat olması açısından Avrupa’daki Batı Cephesi’nden ayrıldığını ifade etmiştir. Batı Cephesi’nde savaşın başlangıcında birinci hattın muharebe hattı olarak kabul edildiğini ancak daha sonra ikinci hattın ve bazen de üçüncü hattın muharebe hattı olarak uygun görüldüğünü belirtmiştir. Buna karşılık Çanakkale Cephesi’nin Türk ordusunu birinci hat siperlerine çok büyük bir önem vermeyi mecbur kıldığını; bu nedenle cephede ikinci veya üçüncü hatların muharebe hattı olarak kabulünün dikkate alınmadığını belirtmiştir[82].
Birinci siper hattının asıl muharebe hattı olarak kabul edilmesinde donanma ateşinin de önemli bir etkisi olmuştur. Liman von Sanders, Çanakkale Muharebelerini, bir kara ordusunun aynı anda hem düşman kara birliklerine hem de donanmasına karşı savaşmak zorunda kaldığı tek büyük savaş olarak tanımlamıştır. Sanders’e göre, Türk siper hatlarıyla düşman hatları arasında yalnızca birkaç adım mesafe olursa, düşman gemilerinin ateşi, sapma riski nedeniyle kendi askerlerini tehlikeye maruz bırakmamak için devre dışı kalmak zorunda kalıyordu. Bu durumun, komutanlara ve askerlere açık biçimde anlatıldığını belirtmiştir. Sanders, ayrıca Arıburnu Cephesi’nin, Gelibolu Yarımadası’ndaki diğer bölgelere göre çok daha engebeli ve dağlık bir yapıya sahip olduğunu da ifade etmiştir. Müdafaa hattının bu bölgede kuzey-güney doğrultusunda uzanması nedeniyle, gemi toplarının sadece bir yönden ya da en fazla kanatlardan sınırlı ölçüde etkili olabildiğini belirtmiştir.[83]. 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa (Bülkat, Korgeneral)[84] ise donanma ateşinin geri araziyi topçu ateşi altında tutması nedeniyle, ihtiyat kuvvetlerinin birinci hatta çabuk bir şekilde ileriye alınamadığını; bu nedenle ileri hatların kuvvetli biçimde elde tutulduğunu ifade etmiştir. Bu açıklama, birinci hattın neden asıl muharebe hattı olarak kabul edildiğine dair bir gerekçeyi daha ortaya koymaktadır[85].
Birinci siper hattının asıl muharebe hattı olmasına eşlik eden bir diğer önemli unsur, tarafların karşılıklı siper hatlarının birbirine son derece yakın olmasıdır[86]. Özellikle Arıburnu Cephesi’nde Türk ve düşman siperleri arasında mesafe oldukça kısadır. İzzettin Bey, bu derece yakın siper konumlandırmasının o zamana kadar Avrupa cephelerinde görülmediğini ve bunun ilk kez Arıburnu Cephesi’nde tecrübe edildiğini vurgulamıştır[87]. Karşılıklı siper hatlarının yakınlığına dikkat çeken bir diğer isim Mustafa Kemal Bey’dir. 1 Mayıs’ta meydana gelen muharebeye ilişkin değerlendirmesinde, “kesif avcı hatlarının düşman siperlerinin yirmi-otuz metre mesafesinde durduğunu; askerlik bilgisine göre bu mesafede hâlâ muharebenin bitmemiş olmasının hayret verici olduğunu”, ifade etmiştir. Devamında, “eski teoriye göre bu mesafenin çok daha fazlasında muharebenin neticesi belli olmalıydı”, şeklinde bir değerlendirmede bulunmuştur. Düşmanın sebat ve ısrarı ile Türk askerinin de ölümden yılmamasından dolayı bu şekilde kanlı muharebeleri görmenin mümkün olduğunu belirterek, siper hatlarının yakın oluşunda manevi güce dikkat çekmiştir[88].
Tarih boyunca bir sonraki savaşın nasıl olacağını kurgulayan askerî ileri gelenlerin temel amacı, yıpratma savaşından kaçınmak, nihaî harekâtın yolunu açmak ve savaş meydanlarında askerî zayiatı düşürmek olmuştur. Ancak zayiat, modern ateşli silahların yol açtığı haliyle doğrudan müdafaanın üstünlüğünden kaynaklanmıştır[89]. Bununla birlikte, harekât harbine karşılık gelişen siper savaşı, aslında birçok komutan tarafından geçici bir durum olarak değerlendirilmiştir. Askerî ileri gelenler, I. Dünya Savaşı’nda çoğunlukla düşman müdafaasını aşmak için çeşitli yollar aramış ve harekât harbinin doğal koşullarını iyileştirmeye çalışmışlardı[90]. 1916’da Amerika Birleşik Devletleri’nde sahra tahkimatına yönelik yayımlanan bir kitapçıkta bu duruma dikkat çekilmiştir. Askerî başarı için manevranın kesinlikle gerekli olduğu ve bu nedenle birliklerin “siperden çık” emirlerini memnuniyetle karşılaması gerektiği belirtilmiştir. Taarruz eyleminin tek başına kesin sonuçlar doğurabileceğinin askerî tarih tarafından açıkça ortaya konduğu ve tüm askerî öğretilerin bu noktada fikir birliği içinde olduğu ifade edilmiştir. Söz konusu kitapçıkta, “birlikler durdurulmaya zorlandıkları için siper kazarlar; kazmak için durmazlar” ifadesine yer verilmiştir[91].
Muallim Tuğgeneral Basri Paşa’nın kaleme aldığı ve 1927’de yayımlanan Mevzi Harbi Notları adlı eserinde, siper savaşına dair aktardığı bilgiler, bu savaş tarzının askerî çevrelerde nasıl karşılandığına dair açıklayıcı niteliktedir. Basri, siper savaşının esas itibariyle inatçı bir taarruz ve müdafaa savaşı olduğunu belirtir. Uzun sürmesinden ötürü siper savaşlarının çok fazla zaman tükettiğini, insan gücünü ve malzemeyi yıprattığını; ayrıca çok fazla para gerektirdiğini ifade eder. Ona göre siper savaşlarının birçok sakıncası bulunmaktadır. Basri, siper savaşlarında meydan savaşlarına göre daha ciddi tedbirler alınmasının gerekli olduğunu belirtir. Bu savaş tarzında sevk ve idarede herhangi bir esnekliğe yer olmadığını ve genel olarak savaş idaresinin en zayıf hâlini siper savaşında aldığını ifade eder. Basri, siper savaşının doğası gereği yapılan işlerin ve hayatın tekdüzeliğinin hem orduya hem de ülke halkına usanç verdiğini belirtir. Bu durumun, halkta gevşeklik ve bezginliğe, askerde ise laubalilik ve yavaş yavaş artan bir güvensizlik duygusuna yol açtığını ifade eder. Ayrıca savaşın temel unsurlarından biri olan dayanma gücünün bu süreçte yavaş yavaş aşındığını ve savaş devam ettikçe de artarak sarsıldığını ileri sürer. Basri’ye göre, bu nedenle siper savaşını tercih ederek savaşa girmeye mecbur olan ve daha sonra harekât savaşına geçmeyi başaramayan; sanayisi gelişmemiş, iç ulaşımı yetersiz, milli bütünlüğü az olan bir ülke ve millet, bu savaş şeklinde mağlup olmaya mahkûmdur. Değerlendirmesinin sonunda, nüfusu ve kaynakları az, ülkesi geniş olan milletlerin, siper savaşını gerektirecek durumlara izin vermeden önce düşmanı harekât savaşlarıyla mağlup edecek büyük bir azim ve idareye sahip olmaları gerektiğini vurgulamıştır[92]. Basri’nin aktardığı bu değerlendirmeler, I. Dünya Savaşı’ndan sonra siper savaşına yönelik olan bakış açısını da yansıtmaktadır.
Mustafa Kemal’in askerlik düşüncesinin temelinde, inisiyatif üstünlük anlayışının yer aldığı söylenebilir[93]. “Muharebede zafere ulaşmak ve galibiyet, en küçüğe kadar bütün rütbe sahiplerinin, bizzat düşünce üreterek durumun gereğine göre kendi kendine önlemler almaya alışmış olmalarına bağlıdır” şeklindeki ifadesini, 1914 yılında Nuri Conker ile karşılıklı sohbet üslubunda kaleme aldıkları Zabit ve Kumandan ile Hasbihal isimli eserinde dile getirmiştir[94]. Mustafa Kemal, bu eserde inisiyatif meselesine geniş yer ayırır ve 20. yüzyılda savaşın bulunduğu hâl ve doğası gereği artık sadece bir kurallar manzumesi içerisinde idare edilemeyeceğine inanır[95].
Mustafa Kemal Bey, İtilaf kuvvetlerinin 25 Nisan sabahı Arıburnu’na yaptıkları çıkarma esnasında, ordu ve kolordu komutanlıklarından herhangi bir emir ulaşmamışken, kendi inisiyatifiyle bir piyade alayı ve bir dağ bataryasını Arıburnu’na gönderip taarruza geçirmiştir. Daha sonra kaleme aldığı Arıburnu Muharebeleri Raporu’nda, Gelibolu’dan 19. Tümenin hareketine dair kesin emir beklenmesinin, muharebenin seyri ile bağdaşmayacağını ifade etmiştir[96]. Mustafa Kemal Bey’in bu inisiyatifi, muharebenin gidişatı açısından kritik bir sonuç doğurmuştur. Eğer ordu komutanından gerekli izin gelene kadar beklenmiş olsaydı, İtilaf kuvvetleri muharebenin ilk anlarında bölgenin en hâkim tepeleri olan Conkbayırı ve Kocaçimen’i ele geçirebilecekti[97]. Bunun sonucunda Seddülbahir’de bulunan Türk kuvvetleri de kuzeyden kuşatılma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktı. Mustafa Kemal Bey, muharebelerin ilerleyen safhalarında da inisiyatif almanın önemine dikkat çekmiştir. 16 Mayıs tarihli emrinde, Kanlısırt bölgesindeki durumla ilgili olarak “sol kanat merkezde ve sağ kanatta birinci hatta yaklaşmış olan topçu takımlarından piyadeyi rahatsız eden düşman mitralyözlerini ve düşman piyade hattına yakın bulunan topçusunu zedelemek hususunu kesinlikle talep ederim” ifadesine yer vermiştir. Emrin devamında ateş emri için üst kademeden onay beklemeden harekete geçilmesi gerektiğini şu ifadeleriyle vurgulamıştır.
“…her batarya komutanı her an bataryasına süratle ateş açtıracak şekilde hazır ve tetikte bulunacak, hedeflere ateş açılması için her defasında benim dikkati çekmem veya topçu alay komutanının emir vermesini beklemek uygun değildir…”[98]
8 Ağustos günü, İtilaf kuvvetlerinin Conkbayırı taarruzuyla cephenin son derece hassas bir hâl alması üzerine, Mustafa Kemal Bey önemli bir inisiyatif göstererek cephenin komutanı Liman von Sanders’ten tüm mevcut kuvvetlerin komutasının kendisine verilmesini talep etmiştir. Bu talebin ardından Anafartalar Grubu Komutanlığı’na atanmıştır[99].
Mustafa Kemal Bey, 9 Ağustos taarruzuna ilişkin değerlendirmesinde, sayıca üstün olmalarına rağmen İtilaf kuvvetlerinin yenilgisini, General Ian Hamilton’un da aralarında bulunduğu İngiliz komutanlarının sorumluluk almaktan kaçınmasına bağlamıştır. Mustafa Kemal, gerçekte sorumluluktan korkan komutanların hiçbir zaman gerekli kararları veremediklerini; bunun sonucunda ise acı felaketlerle karşılaşıldığını bizzat çeşitli zamanlarda gördüğünü belirtmiştir[100].
Mustafa Kemal Bey’in inisiyatif düşüncesi dönemin askerlik düşüncesi ile de uyumludur. 1912 tarihli Piyade Talimnamesi’nde, savaşta her durum için genel bir kaide sunmanın mümkün olmadığı; bu nedenle komutanların, gerekli tedbiri tereddüt etmeksizin duruma uygun bir şekilde alabilecek biçimde eğitilmeleri gerektiği ifade edilmektedir[101]. Bir sonraki maddede ise hem komutanların hem de avcı askerlerin kendilerinden iş görmeleri noktasında yetiştirilmeleri gerektiği belirtilmiştir[102]. Mustafa Kemal Bey’in inisiyatif üstünlük sağlamanın bir unsuru olarak taarruz ruhuna ön planda tuttuğu açıktır. Zabit ve Kumandan ile Hasbihal’in 4. Kısmı’nın başlığı bu anlayışı yansıtır şekilde “Taarruz Ruhu”dur. Bu bölümde Japon askerî tarihinden verdiği bir örnekle, taarruz ruhuna verdiği önemi ortaya koymuştur[103].
II.3. Eylül-Aralık 1915 Arası Statik Cephe Döneminde Mustafa Kemal’in Siper Savaşı Anlayışı
En düşük taktik seviyenin dışında askerî harekâtların taarruz ve müdafaaya dair bileşenlerden oluştuğu gözden kaçırılmamalıdır. Klasik ayrım, manevra kabiliyeti ve ateş gücü arasında yapılır. Buna göre müdafaa durağandır ve ateş gücü teknolojisi ile donatılmıştır. Taarruz ise hareketli, dinamik ve manevra teknikleri ile var olur[104]. İngilizlerin 27 Ağustos’ta Kayacık Ağılı’na yönelttikleri taarruz girişiminin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Çanakkale Muharebelerinde büyük taarruz girişimleri ve buna mukabil gelişen karşı taarruz anlayışı terk edilmiş; cephedeki savaş statik bir mevzi muharebesi niteliğine bürünmüştür[105]. Mustafa Kemal Bey, 27 Eylül tarihli genelgesinde, son bir ay içinde herhangi bir muharebenin yaşanmadığını belirtmiştir[106]. Ancak statik bir mevzi muharebesinin olduğu cephede karşılıklı topçu ve bomba atışları meydana gelmiştir[107]. Lağım muharebeleri ise savaşın başından itibaren görülmekle birlikte, bu dönemde ve özellikle Kasım 1915’te yoğunluk kazanmıştır[108]. Her ne kadar büyük çaplı bir çatışma yaşanmamış olsa da bu durum hiçbir kaybın olmadığı anlamına gelmemelidir. Nitekim Mustafa Kemal Bey, 27 Eylül tarihli genelgede düşman ateşi sonucu yalnızca son bir hafta içinde beş yüze yakın kaybın meydana geldiğine dikkat çekmiştir. Bu kaybın önemli kısmının askerlerin dikkatsizliği, ihtiyat ve istinat mevkilerinin topçu ve piyade ateşine karşı yeterince korunaklı biçimde inşa edilmemesi ayrıca avcı hendekleri ile râh-ı mesturlarda yeterli derinlikte ve sağlamlıkta ara siperlerin yapılmamasından kaynaklandığını belirtmiştir[109].
Ekim ayının ortalarına kadar İtilaf kuvvetlerinin büyük bir çıkarma yapacağı ihtimali ve söz konusu kayıplar tahkimatın güçlendirilmesi, birliklerin teyakkuza geçirilmesi ve müdafaa önlemlerinin artırılması açısından belirleyici olmuştur[110]. Hatta bundan önce Eylül ayı başında İtalyan kuvvetlerinin çıkarma yapacağına dair bir istihbarat alınmış; 13 Eylül’de ise İtilaf donanmasının Gökçeada ve Seddülbahir arasında gün içinde artan faaliyetleri, gece vakti yüksek sayıda kuvvetle bir çıkarma yapacağını düşündürmüştür[111]. Cephedeki tahkimatın durumuna gelince; Mustafa Kemal Bey, 12 Ağustos tarihli raporunda, genel olarak cephe hattında dikkate değer tahkimat çalışmalarının yürütülmekte olduğunu belirtmiştir[112]. Eylül ayı itibarıyla da bu durumu tekrar teyit etmiştir. 4 Eylül tarihli raporunda, 4, 6 ve 8. Tümen cephelerini gezdiğini ve genel itibariyle çok memnun olduğunu ifade etmiştir. Şahintepe, Conkbayırı ve 4. Tümen tahkimatının, düşman kuvvetleri açısından aşılmaz bir barikat haline getirildiğini belirtmiştir. 6. Tümen cephesindeki tahkimatın öncekine kıyasla çok daha iyi olduğunu ifade etmiş ve gerekli tahkimat çalışmalarının yapılmasını emretmiştir[113]. Mevcut tahkimatın güçlendirilmesine de devam edilmiştir. Mustafa Kemal Bey, 13 Eylül tarihli emrinde istinat ve ihtiyat siperlerinin örtülmesi, siperlerde kum torbalarının kullanılması, tel örgülerinin sipere çok yakın olmayacak şekilde 20-30 metre mesafede yerleştirilmesi gerektiğini bildirmiştir[114]. 24 Eylül tarihli emrinde ise düşmanın harekât ve sevkiyatı hakkında zamanında ve yeterli bilgi edinilememesi nedeniyle ani ve güçlü taarruzların zamanlamasının öngörülemediğini belirtmiştir. Bu nedenle avcı hatlarının yoğunluğu, birliklerin hazırlık durumu ve konuşlanmalarının her an muharebe çıkacakmış gibi düzenlenmesini emretmiş; böylece birliklerin sürekli bir teyakkuz içinde olması gerektiğine işaret etmiştir[115].
Her ne kadar Mustafa Kemal Bey, muharebelerin gidişatı gereği Eylül ayından itibaren karşı taarruz anlayışını terk etmiş olsa da müdafaayı aktif bir müdafaa anlayışı üzerine inşa ettiği gözden kaçırılmamalıdır. Bu durum, 1 Eylül tarihli emrinde açıkça görülmektedir. Emrinde, muharebelerin başından beri amacın yine düşmanı kovmaktan ibaret olduğunu belirtmiş; ancak bu kez cephenin tahkim edilmesi ve hazırlık çalışmalarıyla daha güvenli bir hale getirilmesi gerektiğini ifade etmiştir[116].
Mustafa Kemal’in aktif müdafaa anlayışı içerisinde, yoğun gözetleme ve keşif taarruzları ağırlıklı olarak yer almıştır. 3 Eylül tarihli emri bunu açıkça göstermektedir. Söz konusu emrinde, tümen cephesinden çıkarılan keşif kollarına, düşman kuvvetleri hakkında bilgi edinmek amacıyla taarruzî keşif yaptırılmasını emretmiştir. Keşif kollarının, yakın mesafelere kadar girerek düşmanın tekil nöbetçi atışlarına aldırmaksızın, düşman hatlarının yoğunluğunu tespit etmeye çalışmaları gerektiğini belirtmiştir. Ayrıca, düşman mevzilerine yakın noktalardan açılacak ateşin, bu amacın gerçekleşmesine katkı sağlayabileceğini ifade etmiştir[117]. Yine 4 Eylül tarihli emrinde Mustafa Kemal, keşif birliklerinin düşmana el bombasıyla yaklaşarak düşman mevzilerinin hangi bölgelerde daha kuvvetli tutulduğunu tespit etmelerini istemiştir[118]. Bu talimatı, 5 Eylül tarihli emrinde de yinelemiştir[119]. Her iki emrinde de düşmandan silah ve teçhizatın ele geçirilmesini ayrıca belirtmiştir. 3 Ekim tarihli emirinde ise, İtilaf kuvvetlerinin ağır topçu bataryaları ve ileri hat birliklerini geri çekme eğilimi göstermesi üzerine, bu girişimlerinin ne ölçüde olduğunu anlamak üzere topçu ateş baskını yapılmasını emretmiştir[120].
Ekim ayının sonu itibarıyla İtilaf kuvvetleri, askerlerinin bir kısmını çekmiş ve daha fazla kuvvetini de tahliye etme ihtimali belirmiştir. 22 Ekim tarihli emrinde, Mustafa Kemal, İtilaf kuvvetlerinin olası bir tahliye durumda geride kalan kuvvetlerinin denize dökülmesini sağlamak için gözetleme faaliyetlerinin yoğunlaştırılmasını istemiştir[121]. 27 Kasım itibarıyla ise İtilaf kuvvetlerinin cepheyi tahliye edeceğine dair işaretler daha da belirginleşmiştir. Bunun üzerine Mustafa Kemal, düşmanın kesin bir şekilde çekilip çekilmediğini ortaya çıkartmak amacıyla keşif faaliyetlerinde bulunulmasını uygun görmüştür[122]. 28 Kasım tarihli emrinde, bu amaçla her kolordunun cephesi karşısındaki düşman cephesinin bir kısmını belirlemesini ve bu bölgeye önce topçu ateşiyle hazırlık yaparak, kuvvetli birliklerle keşif amaçlı taarruz gerçekleştirmesini emretmiştir. Bu keşif taarruzunun amacının, düşmanın taarruz edilen noktaya ne kadar sürede, hangi miktarda ve ne tür birliklerle yardım gönderebileceğini; ayrıca bu sırada muharebe cephesi genelinde nasıl bir yoğunluk ve faaliyet göstereceğini tespit etmek olduğunu belirtmiştir[123].
1915 Eylülünden itibaren statik bir mevzi savaşına dönen cephede, Mustafa Kemal Bey Ekim ayından itibaren sık sık “vaziyette tebeddül yoktur” ifadesiyle önemli bir değişiklik olmadığını vurgulamıştır[124]. Bununla birlikte bahsedildiği üzere Ekim ayının sonu itibarıyla düşmanın bir kısım kuvvetini çektiği ve daha da çekme ihtimali bulunduğu ortaya çıkmıştır[125]. Bu nedenle Mustafa Kemal Bey, düşmanın kalan kuvvetlerini denize dökmek amacıyla ileride gerçekleştirilecek genel bir hücum için hazırlıklı olunmasını emretmiştir. 22 Ekim tarihli emrinde bu doğrultuda düşman tel örgülerinin yeri ve türü ile hangi makineli tüfek mevzilerinden ateş altına alınabileceklerine dair ayrıntılı keşif bilgileri istemiştir[126]. Mustafa Kemal Bey, Kasım ayı boyunca bu yöndeki emirlerini sürdürmüştür. 11, 17 ve 22 Kasım tarihlerinde muhtemel hücum ve taarruzlar için gerekli eğitimlerin verilmesi, disiplinin sağlanması ve hazırlıkların tamamlanmasına yönelik emirler vermiştir. Bu emirlerinde öncelikle hücumun başarılı bir şekilde uygulanmasına dikkat çekmektedir. Çabukluk ve hareket kabiliyetinin kazandırılması, hücum öncesi pozisyonların alınması, hücum mesafesinin ayarlanması ve hep birlikte koordineli bir şekilde hücum edilmesi hususlarına emirlerinde yer vermiştir. Ateş açma üzerine emirler vermiştir. Boş yere ateş açılmaması, birliklerin ateş açarken birbirini ateşle koruması gerektiğini vurgulamıştır[127]. 17 Kasım tarihli emrinde, Mustafa Kemal Bey, avcı hattının yayılışı ve hareket tarzının düzeltilmesini talep etmiştir. Avcı hattının başlangıçta seyrek aralıklarla oluşturulması gerektiğini, düşmana yaklaşarak ateşe başlamasının ardından geriden gelen istinat birlikleriyle desteklenmesi gerektiğini belirtmiştir. Ancak arazinin dalgalı ve korunmaya elverişli olması halinde, avcı hatlarının başlangıçtan itibaren yoğun biçimde oluşturulabileceğini ifade etmiştir. Ateş altında avcı hatlarının uyuşuk şekilde ve yürüyerek ilerlediklerini, oysa bir sıçrayışta çok fazla mesafe kat edilebileceğini de belirtmiştir. Taarruz ve hücum eğitimine yönelik olan bu emirlerinde, hücuma geçen birlikler durmaya zorlandıklarında gerekli tahkimatın sağlanmasını emretmiştir[128]. 17 Kasım tarihli emrinde, düşman avcı hendeklerini aşabilmek için kendi cephemizde talim yapmak için düşman hatlarına benzer avcı hendeklerinin inşasını emretmiştir[129].
II.4. Mustafa Kemal Bey’in Siper Savaşına Yönelik Diğer Taktik Yaklaşımları
Çalışmamızda buraya kadar, Mustafa Kemal’in siper savaşı anlayışı, temel muharebe biçimleri olan taarruz ve müdafaa üzerinden ele alınmıştır. Ancak siper savaşı yalnızca bu iki muharebe biçimiyle sınırlı kalmamış, muharebelerin yürütülmesini doğrudan etkilemiş; askerî faaliyetlerin tüm alanlarında kendini göstermiştir. Tahkimat inşası, derinliğine tertibatın kurulması, ihtiyat ve istinat birliklerinin idaresi, emir-komuta zincirinin işletilmesi, atış idaresi, gözetleme ile topçu faaliyetleri gibi alanlarda Mustafa Kemal Bey’in taktik düşüncesini tespit etmek, aşağıda örnekleriyle görüleceği üzere mümkün olmuştur.
Mustafa Kemal Bey, tahkimat inşası ile ilgili birçok emir ve rapor yayınlamıştı[130]. Doğrudan bir avcı hendeğinin nasıl inşa edilmesi gerektiğine dair bir krokiyi 22 Mayıs tarihli tümen emrinde çizmişti[131]. Krokisi çizilen bu avcı hendeği 1910’da yayımlanan Sahra İstihkâmatı Talimnamesi’nde tarif edilen avcı hendeği ile aynıdır[132]. Bu emir örneğinde de görüldüğü üzere Çanakkale Muharebeleriyle ilgili siper tahkimatı I. Dünya Savaşı’ndan önce gelişen tahkimat tekniğinin bir ürünüdür. Avcı hendeği, ara siper[133], setr hendeği[134], mahfuz mahal, tel örgüler, kum torbaları, istinat noktaları vesaire Çanakkale Muharebelerindeki tahkimat unsurları hakkındaki bilgiler Sahra İstihkâmatı Talimnamesi’nde (1910) tespit edilebilir[135].
Bununla birlikte Mustafa Kemal Bey, avcı hendeği krokisini çizdiği emrin devamında siper inşası için savaş sırasında yayımlanmış olan Sahra Tahkimatına Dair Tecarib-i Harbiye’nin takip edilmesini talep etmiştir[136]. Çanakkale Cephesi’nde bulunan Alman istihkâm kıtaatı ve Mevaki-i Müstahkeme Müfettişliği tarafından meydana getirilen bu eser, yine Mevaki-i Müstahkeme Müfettişliği tarafından Almancadan Türkçeye tercüme edilerek yayımlanmıştır. Yalnızca bir rehber eser olup talimname olmadığı girişinde belirtilen eserin subaylara dağıtılması emredilmiştir[137]. Bu rehber eserin Sahra İstihkâmatı Talimnamesi’nden (1910) farkının temelde siper savaşına olan yaklaşımla ilgili olduğu söylenebilir. Eserin başlangıcında derinliğine ve genişliğine tertibat hususlarına yer verilmesi bunu göstermektedir[138].
I. Dünya Savaşı’ndaki siper savaşı, savaştan önceki cephe organizasyonunu da değiştirmiştir. Dönemin piyade talimnamesinde muharebe tarzı, kanatları dayanmış bir birliğin savaşı olarak tanımlanmıştır[139]. Siper savaşının hâkim bir savaş tarzı olarak öngörülmediği talimnamede, muharebeye başlanmadan önce cephenin hatasız bir şekilde belirlenmesinin önemine yer verilmiştir[140]. Cephenin uzatılması ve derinliğine doğru tertibatın, muharebenin amacı, arazinin özellikleri ve kanatların dayalı olup olmamasına bağlı olarak değişebileceği ifade edilmiştir[141]. Müdafaa yöntemi ise tahkimatın bitişik bir hat halinde yapılmayıp gruplar halinde oluşturulması ve bu gruplar arasında kalan aralıkların ateş altında tutulması üzerine kuruludur[142].
I. Dünya Savaşı’nda siper savaşlarının başlamasıyla birlikte hem Batı Cephesi’nde hem de Çanakkale Cephesi’nde, savaş öncesi anlayışın aksine bitişik siper hatları oluşturulmuş, kuvvetler cepheye tamamen yerleştirilmiş ve derinliğine doğru tertibat gerçekleştirilmiştir[143]. 19 Mayıs taarruzunun başarısızlığından sonra Mustafa Kemal Bey tarafından yayımlanan tümen emri, derinliğine tertibat anlayışını yansıtan bir emir olmuştur. Bu emirde, siper hatlarının avcı, istinat ve ihtiyat mevzileri olarak oluşturulmasıyla alakalı hususa dikkat çekmiştir. Mustafa Kemal, avcı siperleri gerisinde, istinat birlikleri için sütresi olmayan bölüklerin; ihtiyat kuvvetleri için ise cephe gerisinde mahfuz mahalleri olmayan taburların olduğunu belirtmiş ve cephelere krokisini çizdiği haliyle şekil verilmesini emretmiştir. Ayrıca, istinat ve ihtiyat mevzilerinin ileri hatla olan mesafesinin araziye göre değişebileceğini belirtmiştir[144]. Derinliğine tertibatın gerçekleştirildiği mevzide dikkate alınması gereken bir diğer husus, siper hatları arasındaki irtibatın sağlanmasıdır. Mustafa Kemal Bey, aynı tümen emrinde, istinat ve ihtiyat setr hendekleri ile râh-ı mesturların yan ateşe maruz kalan kısımlarında ara siperler inşa edilmesini istemiştir. Mustafa Kemal Bey’in bu emirle irtibatı sağlayacak hendeklerde müdafaayı güçlendirmeye çalıştığı anlaşılmaktadır. Emrin devamında, bölük komutanlarından, birliğin avcı hattı gerisine muvasala hendeği ve istinat noktası oluşturmasını; tabur komutanlarından ise birliğin cephesi gerisinde ve ileri hattına yönelik olarak örtülü muvasala hendeği ile bağlantılı bir ihtiyat mahalli oluşturmasını istemiştir. Bölük ve tabur komutanlarının bu emri yerine getirmemeleri halinde, iktidarlarını kötüye kullanmış sayılacaklarını, “kendimiz için bir çukur; düşman için ise bir engel meydana getirmekle suçlanacaklarını” belirterek sert bir şekilde uyarmıştır. Yine emrin devamında, arazinin uygun olduğu yerlerde istinat sütrelerinin kademeli avcı siperleri haline dönüştürülmesi talimatını vermiştir[145]. 29 Mayıs tarihli emrinde ise mevcut siperlerle birlikte istinat kuvvetlerine ait hendeklerin ve muvasala yollarının tamir edilip düzenlenmesini; bunların taarruzu kolaylaştıracak bir hale dönüştürülmelerini emretmiştir[146].
Cephe organizasyonunda kuvvetlerin ihtiyat ve istinat birlikleri olarak kullanımı, Çanakkale Muharebelerinde dikkat çeken hususlardan birisi olmuştur. Bununla ilgili olarak Piyade Talimnamesi’nde (1912), bir komutanın muharebenin geneli üzerinde esaslı bir etki yaratmasının henüz sarf edilmemiş kuvvetlerle yani ihtiyat kuvvetlerinin yardımıyla olabileceği belirtilmiştir[147]. Talimnamenin bir diğer maddesinde ise muharebeye dâhil edilecek kuvvetin miktarı konusunda ihtiyatlı olunması gerektiği vurgulanmakla birlikte, kuvvetlerin aşamalı olarak ve yetersiz sayıda takviye edilmesinin de hatalı bir yaklaşım olduğu ifade edilmiştir[148]. Bununla birlikte 20. yüzyıl askerî düşüncesi 19. yüzyıla göre daha az katı kurallara dayanmaktadır[149]. Nitekim talimnamenin bir başka maddesinde sevk ve idareye ilişkin olarak kesin ve geçerliliği genel kaidelerin belirlenemeyeceği ifade edilmiştir. Bu nedenle komutanın her hal ve durumda muharebenin en uygun olarak ne şekilde idare edilmesi gerektiğini düşüneceği ve bunu tartarak ona göre kararlar alacağı belirtilmiştir[150].
Çanakkale Muharebelerinin ilk günlerinde düşmanın cepheden sökülüp atılacağına dair inanç ile ihtiyat tedbirleri ihmal edilmiş; gerçekleştirilen taarruz hareketleri, tüm kuvvetlerin ileri hatta kullanılmasına ve yığılmasına yol açmıştır[151]. Mustafa Kemal Bey’in 27 Nisan tarihinde istinat ve ihtiyat kuvvetlerinin tamamının ileri sürülmesi emri bununla ilgilidir[152]. Diğer komutanlar da benzer biçimde tüm kuvvetlerin ileri hatta kullanılmasına yönelik emirler yayımlamışlardır[153]. Piyade Talimnamesi’nde (1912) siper savaşı hâkim savaş tarzı olarak öngörülmediğinden, istinat ve ihtiyat kuvvetlerinin nasıl kullanılacağına dair kısımlar yetersiz kalmıştır. Ancak Çanakkale Muharebelerinde savaşın mevzii bir karakter kazanmasıyla birlikte kuvvetlerin istinat ve ihtiyat kuvveti olarak kullanılmaları önemli bir hale gelmiştir. Bu gereklilik, siper savaşının devamlı ve uzun süreli bir çatışmaya yol açması nedeniyle birliklerin dönüşümlü olarak kullanılma zorunluluğu ile açıklanabilir. Mustafa Kemal Bey’in 19 Mayıs taarruzundan önce ihtiyat kuvveti oluşturmaya dikkat ettiği gözükmektedir. 15 Mayıs tarihli tümen emrinde, “siperlerin gerisi yakınında kuvvetli istinat birliklerinin yerleşebilmesi için henüz sütre meydana getirmeyen bazı birliklerin her fırsattan faydalanarak bu eksikliği tamamlamasını”; böylece “yakında yapılacak taarruz ve hücumda avcı hatlarının geniş bir cephe ve yeterli kuvvet ile derhal takip ve takviye edilmesini”, emretmiştir[154]. 16 Mayıs tarihli emrinde de Mustafa Kemal Bey, ihtiyat kuvveti oluşturulmasını emretmiştir[155]. İstinat ve ihtiyat kuvvetlerinin kullanımıyla ilgili benzer birçok emrine ve raporuna rastlanmaktadır. 14 Temmuz tarihli raporunda, 57. Alay’ın elinde tuttuğu cephenin düşmanın devamlı olarak bomba atışları ve lağım faaliyetlerine maruz kaldığını belirtmiştir. Kırk günden beri bu cepheyi idare etmekte olan 57. Alay’ın, bu yoğun savaş ortamı nedeniyle oldukça ciddi biçimde yıprandığını ve askerlerin moralinin olumsuz etkilendiğini ifade etmiştir. Özellikle Merkeztepe cephesinde bulunan taburun kırk gün boyunca sürekli tetikte kaldığını Kuzey Grubu Komutanlığı’na bildirmiştir[156]. 24 Temmuz tarihinde Kuzey Grubu Komutanlığı’na sunduğu bir başka raporunda da Mustafa Kemal Bey, yine cephede yorulan birliklerin değiştirilmesi gerektiğini belirtmiştir.[157] Bazı siper hatlarının ihtiyat mevzii olarak elde tutulmasıyla ilgili 29 Temmuz tarihli tümen emri de bir başka örnek olarak verilebilir[158].
İhtiyat kuvvetlerinin kullanımıyla ilgili olarak Mustafa Kemal Bey’in Esat Paşa ile yaşadığı anlaşmazlık dikkatleri çeken bir husustur. Fahri Belen, bununla ilgili olarak Çanakkale Muharebelerinin ilk günlerinde yüksek kayıplar verildiğini ve bunun arazi kaybetmemek düşüncesinden kaynaklandığını ifade etmiştir. Bir alay komutanının mevzide bir ve ihtiyatta iki tabur bulundurmasının, ordu komutanlarının derhal müdahale ve eleştirilerine sebep olduğunu belirtmiştir[159]. Kuzey Grubu Komutanı Esat Paşa’nın 12 Mayıs 1915’te 19. Tümen Komutanlığı’na verdiği bir emir Fahri Belen’in bu konudaki değerlendirmesini doğrular niteliktedir. Esat Paşa, söz konusu emrinde, “kolordunun bulunan hattan geri çekilme fikrini hiçbir zaman aklına getirmediğini ve getiremez olduğunu; öteden beri kararlılıkla ve metanetle düşmanı kovmayı emrettiğini” belirtmiştir. Emrin devamında ise şu ifadeler yer almaktadır: “Kanat gerilerinde yapılacak istinat noktalarından maksadın ilerideki hattın geri alınması değildir; bundan dolayı beyan ettiğiniz ‘kuvvetlerimizi biraz geri almak prensibi’ kesinlikle söz konusu değildir; kolordu sizden mütalaanız gibi düşmanı Arıburnu’ndan atmayı talep eder.”[160] Esat Paşa’nın bu emri, Mustafa Kemal Bey’in Kuzey Grubu Komutanlığı’na sunduğu bir raporla ilgilidir. Mustafa Kemal Bey bu raporda özetle, 26/27 Nisan gecesi sağ kanattan 72. Alay 3. Taburu çekmeye teşebbüs ettiği anda düşmanın cepheye beş defa hücumunun gerçekleştiğini belirtmiştir. Herhangi bir cephede benzer hücumların gerçekleşebileceğine dikkat çekmiştir. Bu nedenle, birliklerin alıştıkları mevzilerden değiştirilmeksizin yerlerinde tutulması, kuvvetlerin tamamlanması, her mıntıkada cüz‘i tam[161] halinde kuvvetli mıntıka ihtiyatları oluşturulması; ardından bu mıntıka ihtiyatlarından uygun birliklerin yeni teşebbüsler için genel ihtiyat kuvveti olarak geriye alınmasının uygun olacağını ifade etmiştir.[162] Görüldüğü üzere Esat Paşa bu öneriyi, “kuvvetlerimizi biraz geri almak prensibi kesinlikle söz konusu değildir” diyerek reddetmiştir. Her ne kadar Mustafa Kemal Bey, zaman zaman tüm kuvvetlerini düşmanı Gelibolu’dan söküp atmak için kullanmaktan geri kalmasa da Esat Paşa’ya kıyasla bu noktada daha ihtiyatlı bir yaklaşım sergilediği söylenebilir.
Askerlik mesleğinin en kritik unsurlarından biri, emir-komutanın sağlanmasıdır. Piyade Talimnamesi’nde (1912) de savaşın sıkı bir disiplini gerektirdiği yazılıdır[163]. Yukarıda belirtildiği üzere Çanakkale Muharebelerinde özellikle ileri hatta yığılma, emir-komutayı sarsan bir unsur olmuştu. Mustafa Kemal Bey, 3 Mayıs’ta 57. Alay’a gönderdiği tümen emrinde, sert bir uyarıyla birlikteki disiplinsizliğin önüne geçmeye çalışmıştı. Bir birliğin tamamen komutanının idaresi altında bulunmamasının hem savaşın genel gidişatı için hem de taktik açıdan son derece zararlı olduğunu, her birlik komutanının bu durumu takdir etmesi gerektiğini ifade etmiştir. Düşmanın mağlup edilmesinin, ancak tüm kuvvetlerin kullanılmasıyla mümkün olacağını belirtmiş; her tabur ve alay komutanının kendi birliğini bir düzen altına almasını emretmiştir. Ayrıca, yapacağı teftiş sonucunda bu düzeni sağlayamayan tabur ve alay komutanlarıyla karşılaşılması halinde, akıbetlerini kendilerinin tahmin edebileceklerini belirterek, cezai bir sonucun mümkün olduğu hususunda uyarmıştır[164]. 19 Mayıs’taki taarruzun sonuçsuz kalmasından sonra yine birlikler birbirine karışmış, idare ve komutada ciddi bir zafiyet meydana gelmiştir. Bu durumun giderilmesi amacıyla Mustafa Kemal Bey bir emir yayımlamıştır[165]. Söz konusu emrinde, tabur komutanlarının birliklerini idare edebilecekleri uygun mevkilerde bulunmaları ve bölük komutanlarının takım komutanlarıyla irtibatta kalmaları konusunda uyarıda bulunmuştur. Yine yapacağı teftişte mevkiinden gereksiz yere uzaklaşmış olan subaylar hakkında muamelesinin şiddetli olacağını belirtmiştir[166]. 30 Haziran tarihli emrinde ise 18. Alay’ın gerçekleştirmiş olduğu taarruz ve hücumdan dolayı meydana gelmesi doğal olan her türlü dağınıklığın giderilmesi için birliklerin bir an önce toparlanmasını; ayrıca meydana gelen eksikliğin bölük, takım ve manga komutanlarınca tabur içinden tamamlanmasını emretmiştir[167]. Mustafa Kemal Bey, Conkbayırı Muharebelerinin 8 Ağustos günü için emir-komutanın iyi olmadığını, 9. Tümen’in emrindeki bazı birlik komutanlarının raporları kendisine göndermeleriyle anladığını ifade etmiştir. Raporların birinde yer alan aşağıdaki cümleleri aktarmıştır:
“Conkbayırı’na taarruz emredilmiş, bu emri kime vereyim? Tabur komutanlarını arıyorum bulamıyorum, iş karışık, durum kötüdür, herhâlde araziye vâkıf bir kişinin tayini gereklidir. Rapor yok, haber yok. Ben de ne yapacağımı şaşırdım. Bu konuda en kıdemli 64. Alay Komutanına da emir verilebilir, Olursa iş birliği yapalım.”
Mustafa Kemal Bey, bununla ilgili olarak Conkbayırı’na gereğinden fazla kuvvet yığıldığını, fakat toplanan kuvvetlerin bir düzen içerisinde sevk ve idare edilememeleri nedeniyle tamamının mağlup ve perişan olduğunu ifade etmiştir. “Muharebede kuvvetten çok, kuvveti amaca uygun sevk ve idare etmenin önemli olduğu düşünülmüyordu” diyerek meselenin özüne dikkat çekmiştir[168]. Mustafa Kemal Bey’in emir-komuta düzeninin sağlanmasına yönelik vurguladığı hususlar dönemin piyade talimnamesinde de yer almaktadır. İlgili maddede, tüm komutanların dikkatlerini disiplinin sağlanmasına, birlikte uygulanmasına ve ortak hareket etme hususunun korunmasına yöneltmeleri gerektiği belirtilmiştir. Ayrıca üst rütbeli komutanların birliklerinin elden çıkmamasına gayret göstermeleri; alt rütbeli komutanların da görevlerini yerine getirdikten sonra birliklerinin başında bulunmaları gerektiği belirtilmiştir[169]. Bununla birlikte muharebenin sabit bir cephe haline dönüştüğü Eylül ayından itibaren askerler arasında yorgunluğa ve gevşemeye yol açması tehdidi ortaya çıkmıştı. Bundan kaynaklanabilecek tehditlerin önüne geçebilmek emir-komutanın kurulmasına yönelik emirler vermiştir. Komutanların cephede görünür olması, cepheyi yakından denetlemeleri, birlik komutanlarının emri altındaki daha düşük rütbeli komutanların tedbir almalarından emin olmaları, askerlerin komutanlarını tanıması ve telefon ile haberleşmenin aksamaması gibi emirler buna örnek olarak verilebilir[170].
Çanakkale Muharebelerinde atış idaresi (endaht), Mustafa Kemal Bey’in emirlerine yansıyan en önde gelen meselelerden birisi olmuştur. Mustafa Kemal Bey’in atış yönteminde ele aldığı en temel unsur, boş yere cephane harcanmaması ve görünmeyen düşmana karşı ateş açılmaması üzerinedir. 13 Mayıs tarihli raporunda Mustafa Kemal Bey, “siperlerinden düşmanı avlayan askerlerin soğukkanlılıklarını koruyarak her mermi ile en azından bir düşman askerini ortadan kaldırmak suretiyle ateş açtıklarını anlıyorum ve memnun oluyorum”, ifadesiyle bu anlayışını açıkça ortaya koymuştur. Aynı raporunda, “bazen düşmanın geceleri korku ve telaştan dolayı sürekli ateş açmalarına karşılık verilmesinin gerekli olmadığını, başarının bu gibi zamanlarda düşmanı dikkatli gözetleyerek ancak siperinden kımıldadığı zaman üzerine yoğun ve etkili ateşlerin yönlendirilmesiyle elde edilebileceğini” ifade etmiştir[171]. Bununla ilgili olarak 21 Mayıs tarihli tümen emri çarpıcı bir örnektir. Bu emrinde, “geceleri düşmanın ilerlememesine rağmen çoğu cephede tüfek ve mitralyöz ateşlerinin devam ettiğini, bu şekilde amaçsız yere oldukça kıymetli olan cephanenin harcandığını” belirtmiştir. Devamında ise “tetikte olmak demek gelişigüzel ateş etmek demek değildir”, diyerek şu açıklamayı yapmıştır:
“Takım zabitleri ve bölük komutanlarının atış idaresi konusunda askerlere sözü geçmelidir. Siperde ve askerleri yanında bulunan manga ve takım komutanları, cephesi ilerisinde düşmanın ihmalini ve hareketini tespit edip bir hareket görünce ateş açmalı ve düşman taarruz ve hücumuna dikkat etmelidir, tetikte olmak bu demektir.”[172]
Mustafa Kemal Bey, 28 Mayıs tarihli emrinde, cephanenin gereksiz yere israf edilmemesinin sadece tüfekler için değil; aynı zamanda topçu ve mitralyözlerin ateşi için de geçerli olduğunu belirtmiştir[173]. 7 Haziran tarihli emrinde de atış yöntemlerine ilişkin önemli uyarılarda bulunmuştur. Her an, zaman ve durumda seri bir dolduruş, iyi nişan alıp ateş etmek, attığını vurabilmek ve bu sayede tüfeğine, silahına güven duymadan ateş açmanın faydasızlığını bilerek boş yere cephaneyi israf etmemek, üzerinde durduğu temel hususlar olmuştur. İkinci olarak, siperlerde ve yakın mesafelerde, düşmanın şiddetli ateşi altında nişan almadan ateş edilmesinin ciddi sakıncalar doğurduğunu vurgulamış; bunun şiddetle yasaklanmasını emretmiştir. Bu gibi durumlarda, daima namlunun yukarıya kalkık şekilde ateş edildiğinden dolayı, askerlere dipçiği yukarıda, namlu kısmı ise aşağıda bulunacak şekilde siper gerisinde nişan alma usulünün iyice talim ettirilmesi gerektiğini belirtmiştir[174]. 18 Haziran tarihli bir diğer emrinde, Çataltepe’ye yapılacak baskında, düşmanın genel bir hareketten şüphelenerek diğer cephelere karşı telaşla ateş açabileceğini belirtmiş; bu nedenle alay komutanlarının bu durumu dikkate alarak gereksiz cephane harcamalarına kesinlikle meydan vermemeleri gerektiğini emretmiştir[175]. Benzer şekilde 26 Haziran tarihli emrinde, düşmanın çoğunlukla ve özellikle geceleri ansızın şiddetli ateş açtığını belirtmiştir. Bu tür etkisiz ateşlerin soğukkanlılıkla karşılanması, düşmanın dikkatle gözetlenmesi ve ancak hücuma kalkışması halinde şiddetle karşılık verilmesi gerektiğini vurgulamıştır[176]. 31 Temmuz tarihli tümen emrinde Mustafa Kemal Bey, düşmanın ansızın açtığı ateş üzerine askerlerin siperlere toplanmasının yanlış olduğunu ifade etmiştir. Düşmanın bu amaçla ateş açtığını ve bunun birliklerce anlaşılmış olması gerektiğini belirtmiştir. Böyle bir durumda hemen aynalarla cephe ve düşman siperlerinin gözetlenmesinin; mazgalların arkasına yanaşarak ateş açan düşmana, en yakın siperlerden bomba ile karşılık verilmesinin daha etkili sonuçlar doğuracağını vurgulamıştır[177]. Mustafa Kemal Bey, ateş gücünün yoğun bir şekilde düşmana yöneltilmesine de emirlerinde dikkat çekmiştir. 28 Mayıs tarihli emrinde bunu talep etmiştir[178]. Benzer şekilde, 57. Alay Komutanlığı’na verdiği 5 Temmuz tarihli cevapta, esas olanın, siperlerde iyi bir ateşin gerçekleşmesi için buna uygun ateş hatlarının sağlanması olduğunu belirtmiştir. Ateş hatlarında meydana gelen tahribatların derhal düzeltilmesi gerektiğini ifade eden Mustafa Kemal Bey, emrinin devamında tüm cephede ikinci bir ateş hattının kesinlikle meydana getirilmesini emretmiştir[179].
Mustafa Kemal Bey, muharebelerin statik hale geldiği dönemde, 16 Ekim tarihli emrinde piyade birliklerinin gece karanlığında çok fazla ateş açtıklarını; bu ateşlerin hiçbir fayda sağlamadığını ve büyük miktarda cephanenin israfına yol açtığını belirtmiştir. Aynı emirde, yalnızca gizli ve korunaklı bir şekilde bekleyen düşmanın ilerlemesi ve yakın mesafeye gelmesi durumunda ateş açılması; hemen ardından süngü hücumu yapılması gerektiğini emretmiştir[180].
Mustafa Kemal Bey, ateş açmaya yönelik bu uyarılarıyla, talimnamelerde yer alan temel kaidelerin sahada doğru biçimde uygulanması için çabalamıştır. I. Dünya Savaşı’ndan önce yayımlanmış olan Piyade Endaht Talimnamesi’nde, hedefi görerek ateş açmak temel bir kaide olarak yer almıştır[181]. Yine nişanın nasıl alınmasıyla ilgili kaidelere aynı talimnamede ayrıntılı bir şekilde yer verilmiştir[182]. Atış idaresinin nasıl olacağı üzerine olan kaideleri de yayımlanan son piyade talimnamesinde görmek mümkündür. Talimnamede, dağınık nizamda komuta ve atış idaresinin en küçük birimi olarak takım kabul edilmiştir. Takım komutanının ateşe başlamak için gerekli hazırlığı yapacağı ifade edilmiştir[183]. Bununla birlikte talimnameye göre eğer bölük komutanı avcı hattında bulunursa hedef tespitinde bulunacak ve ateş açma emrini verecektir. Ayrıca mesafe altındaki ateşlerin neticelerini belirteceği ve tesirini gözetleyeceği de talimnamede belirtilmiştir[184].
Uzun süreli ve sabit bir mevzi üzerinde devam eden siper savaşında orduların baskın taarruzları ile çıkmazı aşmaya çalışmaları, gözetlemeyi (tarassut) harekât harbine göre daha önemli bir hale getirdiği ifade edilebilir. 1910’da yayımlanan Sahra İstihkâmatı Talimnamesi’nde gözetlemenin siper savaşındaki önemine dikkat çekilmişti. Gözetlemenin gerek mevziinin işgalinden önce ve gerek muharebe esnasında hiçbir şekilde kesilmemesi gerektiği kaidesi yer almaktadır. Her birliğin ileri arazi ve ateşin tesirini tespit etmek için iyi bir gözetlemenin gerçekleştirilmesinden sorumlu olduğuna talimnamede yer verilmiştir[185].
Mustafa Kemal Bey tümen raporlarında gözetleme hususuna birçok kez dikkat çekmiştir. Mesela 24 Mayıs tarihli emrinde, 57. Alay ve 64. Alay komutanlarına yönelik olarak alaylarının mümkün olduğu kadar büyük kısımlarını ve bunların karşısındaki düşmanı görebilecek noktada, her gece belli sabit gözetleme yerlerinin bulunmasını emretmiştir. Karargâhlarının da bu gözetleme yerlerine yakın bulunmaları gerektiğini belirtmiştir[186]. Yine bir başka dikkat çekici emrinde ağustos ayı başlarında İtilaf kuvvetlerinin genel bir taarruz yapacağını tahmin eden Mustafa Kemal Bey, bu taarruzun muhtemelen Saros Körfezi veya Asya tarafından olacağını düşünmüş ve bundan dolayı keşif ve gözetlemeye önem verilmesini emretmiştir. Bunun için her alayın cephe ilerisine geceleri mutlaka zeki ve yetenekli keşif kolları çıkarmaları gerektiğini, belirtmiştir[187]. Yukarıda ele alındığı üzere, muharebelerin statik mevzi savaşına dönüştüğü dönemde, Mustafa Kemal’in aktif müdafaa anlayışı çerçevesinde keşif taarruzlarıyla birlikte gözetleme faaliyetleri önemli bir yer tutmuştur.
Siper savaşının en önde gelen unsurlarından birisi topçu faaliyetleridir. Sahra İstihkâmatı Talimnamesi’nde (1910) bir mevziinin işgalinde temel rolün topçuya ait olduğu açıkça ifade edilmiştir. Bununla birlikte dönemin topçuluk anlayışı, topçu ve piyade arasındaki iş birliğini esas alan bir yaklaşıma dayanmaktadır. Kesin sonuca ulaşılana kadar topçu ve piyadenin birlikte ateş etmesi, ayrıca düşmanın taarruz etmesi kuvvetli ihtimal dâhilinde olan istikametlerde de birlikte ateş edilmesine gayret edilmesi gerektiği bu talimnamede yer almıştır[188]. Piyade Talimnamesi’nde (1912) de Sahra İstihkâmatı Talimnamesi’nde (1910) de olduğu gibi, topçu ve piyadenin iş birliğine ve uyum içinde hareket etmesine yer verilmiştir. Talimnamede, piyadenin yalnız başına muharebe etmesinin nadir olduğu ve çoğunlukla diğer sınıflarla birlikte muharebe ettiği belirtilmiştir[189]. Bununla birlikte piyade ve topçunun aynı zaman ve mekânda birlikte hareket etmesi de talimnamede temel bir öğreti olarak bulundurulmuştur[190]. Topçu ateşinin piyadenin ilerlemesini kolaylaştırdığı[191], düşman mevziinin tahribini sağladığı[192] ve özellikle tahkim edilmiş istinat noktalarına karşı ağır topçunun oldukça önemli olduğu belirtilmiştir[193]. Piyadenin topçu ile uyumlu zamanlamayla hareket etmesi en önemli hususlardan birisi olarak değerlendirilmiştir. Piyadenin üzerinden geçecek topçu ateşine alışması, piyade hedefe yaklaşana kadar topçunun ateşe devam etmesi[194] ve piyadenin topçu ateşini engellememesi gerektiği üzerine olan kaide bunu göstermektedir[195].
Mustafa Kemal Bey, Kuzey Grubu Komutanlığı’na 11 Mayıs 1915 tarihli raporunda, mevcut topçu gücünün taarruzları desteklemekte yetersiz kaldığını belirtmiştir. Bu emrinde, düşman siperlerinin güçlü şekilde tahkim edilmiş olması nedeniyle yeterince tahrip edilemediğini, dolayısıyla siper gerisinde gizlenmiş bulunan düşman piyadesi ve mitralyözlerinin de etkisiz hâle getirilemediğini ifade etmiştir. Bu imkândan yoksun olunduğu sürece, böyle bir mevziye karşı kesin bir taarruz gerçekleştirilemeyeceğini vurgulayarak, muharebelerde topçu desteğinin hayati önemine dikkat çekmiştir[196].
Mustafa Kemal Bey topçulukla ilgili ayrıntılı bir emrini 24 Haziran’da yayımlamıştır. Yapılacak taarruzun öncesinde, arazinin doğal durumu, düşmanın tahkimatı ve kuvvetli bir şekilde elde tutulması gereğince güçlü olan mukavemetin imha edilmesi gerektiğini ifade etmiştir. İlk olarak topçunun kullanılmasının piyadenin taarruz ve hücumuna hazırlık olabileceğini belirtmiştir. Ayrıca kendi gözetiminde çeşitli topların ateş tesirini anlamak için atış yaptırmış ve bundan elde ettiği neticeyi aktarmıştır. İkinci olarak topçu ve piyade arasındaki koordinasyona dikkat çekmiştir. Topçuların ateşiyle piyadenin taarruzu arasında zaman aralığı bırakılması halinde, düşmana uğradığı tahribata karşı tedbir alabileceği zaman ve fırsat verilmiş olacağından topçu ateşi başarılı olur olmaz piyadenin derhal taarruz ve hücuma kalkmasını, emretmiştir. Bununla birlikte topçu ateşinin gündüz saatlerinde en etkili olabileceğinden piyadenin de gündüz veya gurubu takiben taarruza ve hücuma kalkması gerektiğini ifade etmiştir[197].
Mustafa Kemal Bey, 26 Temmuz tarihli tümen emri de yine topçu ve piyade arasındaki koordinasyonu üzerinedir. Emrinde, düşman topçusu ateşe başladığında -özellikle de ihtiyat kuvvetlerinin bulunduğu mevzileri şiddetli ateş altına aldığındabataryaların düşman topçusunu susturmasını ve ateşlerini üzerlerine çekmeleri gerektiğini emretmiştir. Kısmen de düşman piyade mevzilerini döveceklerini belirtmiştir. Düşmanın taarruzu başlaması halinde ise topçunun en büyük şiddetini piyade mevzilerine karşı göstermesini ve görülecek hedeflerin seri bir şekilde imha edilmesini emretmiştir[198].
Siper savaşının statik hale geldiği Eylül ayından itibaren cephede karşılıklı topçu ateşleri yoğun bir şekilde başlamış ve topçu kuvvetinin önemi daha da hissedilmiştir. Mustafa Kemal Bey, 2 Eylül tarihi emrinde, topçu birliklerin atış idaresi ve topların nasıl kullanılacağı hususunu ele almıştır. İlk olarak topçu-piyade iş birliği anlayışı içinde topçunun asıl gayesini piyadeye zarar veren hedefleri ateş altına alması olarak açıklamıştır. Komutanların emirleri altındaki bataryaların hangisinin düşman piyadesine ve hangisinin düşman topçusunu hedef alacaklarını belirlemelerini istemiştir. “Ani zuhur edecek hedeflere” karşı önceden hazırlıklı olunmasını talep ederek ateş desteğinin önceden planlanmasını amaçlamıştır. Kalibresi yüksek topların kullanılarak yoğun ateş gücü kullanılmasını hedeflemiştir. Kolordular arasında ateş koordinasyonu, ateş hedeflerini ve gözlem bölgelerini gösteren krokilerin hazırlanması, topçu birlikleri arasında destek sağlanması, gece endaht hazırlığı, cephane tasarrufu ve etkin ateş emrinde yer verdiği diğer hususlar olmuştur[199].
Mustafa Kemal Bey’in 4 Eylül tarihli emri topçu atış idaresi üzerine olmuştur. Emirde ilk olarak, topçu ateşlerinin düştüğü noktaların dağınık olduğunu, beklenen etkinin sağlanabilmesi için uygun isabet noktalarının elde edilmesiyle mümkün olduğu belirtmiştir. Emrin ikinci maddesinde, uçaklara karşı yapılan topçu atışlarından belirli koşullarda sonuç alınabildiği ve etkisiz atışların kendi birliklerimizi yaralama riski taşıdığını belirtmiştir. Son olarak ise ağır topçunun birkaç mermiyle düşman siperlerinde etkili olamayacağını, ancak küçük bir siper bölümünün ele geçirilmesi isteniyorsa yoğun bir ateşle mümkün olacağını ifade etmiştir[200].
Siper savaşının statik hale geldiği vakitlerde, topçunun ordu organizasyonu ve emir-komuta yapısında çeşitli düzenlemelere gidilmiştir. Mustafa Kemal Bey, 2 Eylül tarihli emrinde, 10,5’lik, 8,8’lik ve 12’lik ağır bataryalar dışındaki tüm ağır bataryaların bulundukları kolorduların emrinde olması gerektiğini belirtmiştir. Bu üç kalibredeki bataryaların ateşi için gerekli talimatı Grup Topçu Komutanının vereceğini ifade etmiştir. Eğer kolordular kendi emrindeki ağır bataryaların mevzilerini değiştirmek isterse, bunun için üst makamdan izin alması gerektiğini vurgulamıştır[201]. 19 Eylül tarihli emrinde, esas ait oldukları tümenden ayrılmış olan bataryaları grup dâhilindeki tümenlere tekrar dâhil etmek ve topçu birliklerini mümkün olduğu kadar birleştirmek amacıyla değişikler yapılacağını bildirmiş ve bununla ilgili yapılması gerekenleri açıklamıştır[202]. 27 Eylül tarihli emrinde ise 6-7 Eylül tarihlerinde alınan karar doğrultusunda topçu birliklerinde değişiklik yapılacağını belirtmiştir[203]. Son olarak 15 Ekim tarihli emrinde 2 Eylül tarihinde alınan karanın aksine, kolordulara çeşitli zamanlarda tahsis edilmiş olan ağır topçu bataryalarının, bağlı oldukları harp düzenine göre alay ve tabur seviyesinde tam birlikler hâlinde yeniden yapılandırıldığını ifade etmiştir. Ayrıca Mustafa Kemal Bey, bu emrinde, komuta kademeleri arasındaki ilişkiler açık biçimde tanımlamış ve hem grup içi uyum hem de ordu seviyesinde koordinasyonun sağlanmasını istemiştir[204].
Mustafa Kemal’in topçulukla ilgili verdiği emirlerde, dönemin topçu öğretileriyle uyumlu olarak öncelikle topçu-piyade iş birliğini esas aldığı görülmektedir. Bunun yanı sıra, topçu ateşinin zamanlaması, yoğunluğu, hedef seçimi ve cephane tasarrufuna önem veren bir yaklaşım benimsemiştir.
Yukarıda ele aldığımız üzere Mustafa Kemal Bey’in belirli bir taktik anlayışı yansıtan emirlerinin yanı sıra harp emir ve raporlarının önemli bir kısmı da doğal olarak savaşta anlık gelişen olaylara karşı alınması gereken önlemler veya yapılması gerekenler ile ilgilidir[205]. Harp ceridelerinde Mustafa Kemal Bey’in bu gibi savaş idaresiyle ilgili birçok emrine rastlamak mümkündür.
SONUÇ
I. Dünya Savaşı öncesindeki savaş öğretileri, harekât harbi ve bu bağlamda taarruz savaşının müdafaa savaşına olan üstünlüğü üzerine kuruluydu. Ancak savaşın başlamasıyla birlikte cepheler sabitlenmiş ve çatışmalar siper savaşına dönüşmüştür. Siper savaşlarının I. Dünya Savaşı’nın Batı Cephesi’nde ve çalışmada ele aldığımız Çanakkale Cephesi’nde hâkim savaş tarzı olması, askerî liderleri geleneksel savaş öğretilerini yeniden gözden geçirmeye zorlamıştır.
Bu çalışmada Çanakkale Muharebelerinin önde gelen komutanı Mustafa Kemal’in (Atatürk) siper savaşına karşı nasıl bir taktik yaklaşım benimsediği ele alındı. Askerî anlayışını inisiyatif üstünlük ilkesi üzerine kuran Mustafa Kemal’in Çanakkale muharebelerindeki temel taktik anlayışının karşı taarruz esasına dayandığı ortaya konmuştur. Gelibolu bölgesinin bir yarımada olması nedeniyle mevzi derinliğinin sınırlı oluşu, bölgeye hâkim tepeliklerin elde tutulma zorunluluğu ve İtilaf kuvvetlerinin donanma ateşi desteği, birinci siper hattının asıl muharebe hattı olmasına neden olmuştur. Bu duruma eşlik eden bir diğer önemli unsur ise, karşılıklı siper hatlarının birbirine oldukça yakın olmasıdır. Tüm bu etkenler cephede karşı taarruz anlayışının güçlü bir şekilde uygulanmasını zorunlu kılmıştır. Mustafa Kemal Bey, cephenin bu yapısal özelliklerini muharebelerin en başından itibaren dikkate almıştır. Siper içinde savaşmanın, asker üzerinde yenilgiye yol açabilecek bir ruh haline neden olmaması için birçok kez uyarılarda bulunmuştur. Nitekim 19 Mayıs taarruzu gibi başarısız bir taarruz girişiminin ardından, 29 Mayıs’taki ayrıntılı emrinde, taarruz ruhunu canlı tutmaya yönelik ifadeleri ve karşı taarruz üzerine düzenlemeler yapılmasını emretmesi bu yaklaşımın bir yansımasıdır. Mustafa Kemal’in karşı taarruz anlayışına yönelik güçlü eğilimini, yalnızca Gelibolu Yarımadası’nın cephe özellikleriyle açıklamak yetersiz kalır. Onun askerî düşüncesinde, inisiyatif üstünlüğe ve taarruz ruhuna verdiği önem açık bir şekilde görülmektedir. Muharebelerin başında, İtilaf kuvvetlerini durdurmak ve cepheden söküp atmak amacıyla yoğun bir şekilde taarruz emirleri vermesi, özellikle de 25 Nisan 1915’te üstlendiği sorumluluk onun taarruz ruhuna ve inisiyatif üstünlüğe verdiği değerle ilgilidir. Nitekim bu yaklaşımı, çalışmada ele aldığımız üzere, I. Dünya Savaşı’ndan önce kaleme almış olduğu Zabit ve Kumandan İle Hasbihal adlı eserinde inisiyatif üzerine ortaya koyduğu düşüncelerle de açık biçimde örtüşmektedir. Mustafa Kemal sahra tahkimatının organizasyonunu ve düzenlenmesini de karşı taarruz anlayışı çerçevesinde ele almıştır. Verdiği emirlerde, yaklaşma yollarının inşası, ateş hatlarında mümkün olduğunca fazla sayıda tüfek bulundurulmasına yönelik düzenlemeler yapılması, bir cephede aynı anda birden fazla noktadan hücum edilebilmesi için siper hatlarının uzatılması, istinat birliklerinin sütre inşa ederek avcı hatlarını geniş bir cephe boyunca desteklemesi, geriden gelebilecek istinat ve ihtiyat kuvvetlerinin ileriye atılmalarını kolaylaştıracak tertibatın alınması, râh-ı mesturların ileri hattı takviye edebilmesi üzerine olan düzenlemelerin yapılması, huruç kademelerinin inşası ve avcı siperlerinin hemen arkasında örtülü olmayan bir ikinci siperlerin inşası gibi ayrıntılı teknik uygulamalara yer verilmiştir. Bu emirlerin odak noktasının ise tahkimatın taarruzu kolaylaştıracak şekilde düzenlenmesi, ateş gücünün etkin biçimde kullanılması ve kuvvetlerin ileri hatta taşınarak yoğunlaştırılması üzerine olduğu görülmektedir.
Bununla birlikte, ağustos ayı sonu itibarıyla İtilaf kuvvetlerinin taarruzlarının sona ermesiyle cephe, statik bir mevzi muharebesi haline dönüşmüştür. Eylül ayından itibaren ise İtilaf kuvvetleri yoğun bomba ve topçu atışları gerçekleştirmiştir. Bu süreçte, İtilaf kuvvetlerinin her an sürpriz bir taarruza geçme ihtimali ve yoğun ateş gücü kullanımı, cephede müdafaaya yönelik önlemlerin artırılmasına neden olmuş ve tahkimat güçlendirilmiştir. Bu yeni savaş şartları cephede müdafaa önlemlerine öncelik verilmesini gerekli kılmış olsa da Mustafa Kemal Bey, pasif bir müdafaa anlayışını benimsememiş; aksine, aktif müdafaa esasına dayanan bir yaklaşımı tercih etmiştir. Bu anlayış çerçevesinde yoğun gözetleme ve keşif taarruzları gerçekleştirmiş; ayrıca İtilaf kuvvetlerinin her an cepheyi tahliye etme ihtimalini göz önünde bulundurarak taarruz hazırlıklarını daima canlı tutmuş ve buna yönelik emirler vermiştir. Sonuç itibarıyla muharebelerin eylül ayından sonra yeni büründüğü görünümüyle birlikte, Mustafa Kemal Bey’in inisiyatif üstünlüğe verdiği değer, bu kez kendisini aktif müdafaa anlayışında göstermiştir.
Bununla birlikte Mustafa Kemal’in emirlerine yansıyan diğer taktik yaklaşımlar, harekât harbine odaklı olan I. Dünya Savaşı’ndan öncesi öğretilerden farklı noktalarda olmuştur. I. Dünya Savaşı siper savaşlarının özgünlüğü, siper hatlarının bitişik olarak inşa edilmesi ve tahkimatın birkaç siper hattından olacak şekilde derinliğine doğru tertibat edilmesine dayanıyordu. Derinliğine doğru tertibat, cephede kuvvetlerin istinat ve ihtiyat kuvveti olarak kullanılmalarını, harekât harbine göre daha önemli bir hale getirmiştir. Bu bağlamda, Mustafa Kemal’in emirlerinde istinat ve ihtiyat kuvvetlerinin birinci hattı takviye etmeleri, gerektiğinde tüm kuvvetlerin kullanılabilmesi ve birliklerin değiştirilerek dinlendirilmesi gibi hususlar ön plana çıkmıştır. Ayrıca derinliğine doğru tertibat, siper hatları arasındaki irtibatı da önemli kıldığından, Mustafa Kemal’in irtibatın sağlıklı şekilde yürütülmesine yönelik emirleri de dikkate değerdir. Bununla birlikte siper savaşının bir çıkmaza yol açması, savaşan orduların sürpriz baskınlarla bu çıkmazı aşmaya çalıştığı bir savaş ortamında, gözetlemenin hassasiyetle yapılması, yine Mustafa Kemal’in üzerinde yoğunlaştığı meselelerden birisi olmuştur. Her ne kadar I. Dünya Savaşı’ndaki siper savaşı, savaş öncesi askerî öğretilerden farklı biçimde gelişmiş olsa da sahra tahkimatının temel inşa teknikleri büyük ölçüde korunmuştur. Mustafa Kemal’in sahra tahkimatının inşasına yönelik verdiği emirlerde bu teknik devamlılığın izleri görülmektedir. Askerî disiplinin en temel unsurlarından biri olan emir-komuta düzeninin sağlanmasında yaşanan sorun, Çanakkale Muharebelerinde özellikle sonuç alınamayan taarruzlar sonrasında ileri hatta meydana gelen yığılmalardan kaynaklanmıştır. Mustafa Kemal’in, sert uyarılar içeren emirleriyle emir-komuta düzenini tesis etmeye çalıştığı görülmektedir. Bununla birlikte uzun süren siper savaşının askerlerin ruh halinde yarattığı bezginlik ve uyuşukluğu önlemek için, Mustafa Kemal’in sıkı disiplin, sürekli teyakkuz ve düzenli talimlerle bu durumu aşmaya çalıştığı görülmektedir. Atış idaresine ilişkin olarak hem piyade hem de topçu birliklerinin gereksiz ateşten kaçınması, ateş hattının önünün açık tutulması, topçu ve piyadenin iş birliği içinde hareket etmesi ile topçunun hazırlık ateşinin önemi gibi hususlar, Mustafa Kemal’in emirlerine yansıyan diğer unsurlar olmuştur. Tüm bunlara ek olarak Mustafa Kemal’in muharebeler boyunca yüksek bir sorumluluk duygusuyla hareket ettiği ve siper savaşının en fazla zedeleyebileceği unsur olan manevi gücü yükseltmeye yönelik yaklaşımı, emirlerinin genelinde izlenebilmektedir.
Bu çalışmada Mustafa Kemal’in taktik yaklaşımları, harp raporları ve emirleri üzerinden tespit edilerek soyutlanmaya çalışılmıştır. Bununla birlikte tümen komutanlığı seviyesinde yayımlanan emirlerin muharebelere dair daha kapsayıcı ve genelleştirici nitelikte olması nedeniyle siper savaşına özgü bazı uygulama ve tekniklerin bu emir ve raporlara yansımamış olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Buna rağmen, Mustafa Kemal’in yüksek bir kavrayış gücü ile detaylara verdiği önem, bu çalışmanın ortaya konulmasına imkân sağlamıştır. Doğası gereği evrensel nitelikler taşıyan taktik uygulamaların, cepheden cepheye ya da komutandan komutana farklı ağırlık noktalarına sahip olacağı açıktır. Bu nedenle taktik meselelerin bu farklılıkları gözeterek ele alınması önem arz etmektedir.
KAYNAKÇA
Albayrak, Muzaffer, “Liman von Sanders”, Türkiye’de Beş Sene, Liman von Sanders, çev. Osmanlı Genelkurmayı Askeri Tarih Encümeni Tercüme Heyeti, yay. haz. Muzaffer Albayrak, Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2006.
Alman Sahra Tahkimatı Ta‘limnamesi, Birinci Kısım, mütercimi: İsmail Hakkı Kurtcepe [Erkân-ı Harbiye Binbaşılarından], Dersaadet, Matbaa-i Askeriye, 1923.
Askerî Kayıtlara Göre Çanakkale Cephesi’nde 19 Mayıs 1915 Türk Taarruzu, ed. Barış Borlat, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı, Ankara, 2000, C 1.
Atacanlı, Sermet, Arıburnu’nun İlk Müdafaası, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2015.
Basri [Muallimi Mirliva], Mevzi Harbi Notları, (Büyük Kumanda Kursu), Askeri Akademiler Kumandanlığı Matbaası, Yıldız 1927.
Baycan, Nusret, Atatürk ve Askerlik Sanatı, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, Ankara 1998.
Belen, Fahri, Atatürk’ün Askeri Kişiliği, Milli Eğitim Basımevi, Ankara 1963.
Belen, Fahri, Çanakkale Savaşı (Harp Akademisi 1934-1935 Tedrisatından), Harp Akademisi Matbaası, İstanbul 1935.
Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi (Amfibi Hareket), C V, II. Kitap, Genelkurmay Basımevi, Genelkurmay Personel Başkanlığı Askerî Tarih ve Stratejik Etüt (ATASE) Daire Başkanlığı Yayınları, Ankara 2012.
Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi (04 Haziran 1915-09 Ocak 1916), C V, III. Kitap, Genelkurmay Basımevi, Genelkurmay Personel Başkanlığı Askerî Tarih ve Stratejik Etüt (ATASE) Daire Başkanlığı Yayınları, Ankara 2012.
Bourne, John, “Total War I: The Great War”, The Oxford History of Modern War, ed. Charles Townshend, Oxford University Press, 2000, s. 117-137.
Creveld, Martin van, The Changing Face of War: Combat From The Marne to Iraq, Ballantine Books (Epub edition), New York 2005.
Çalışlar, İzzeddin, “Org. İzzettin Çalışlar’ın Biyografisi”, On Yıllık Savaşın Günlüğü, haz. İsmet Görgülü, İzzeddin Çalışlar, Güncel Yayıncılık, İstanbul 2007.
Çanakkale Muharebelerinde 19’uncu Tümen Cerideleri, C II (11.04.1915- 07.05.1915), Genelkurmay Basımevi, Genelkurmay Personel Başkanlığı Askerî Tarih ve Stratejik Etüt (ATASE) Daire Başkanlığı Yayınları, Ankara 2015.
Çanakkale Muharebelerinde 19’uncu Tümen Cerideleri, C III (08.05.1915- 24.05.1915), Genelkurmay Basımevi, Genelkurmay Personel Başkanlığı Askerî Tarih ve Stratejik Etüt (ATASE) Daire Başkanlığı Yayınları, Ankara 2015.
Çanakkale Muharebelerinde 19’uncu Tümen Cerideleri, C IV (25.05.1915- 29.06.1915), Genelkurmay Basımevi, Genelkurmay Personel Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüt (ATASE) Daire Başkanlığı Yayını, Ankara 2017.
Çanakkale Muharebelerinde 19’uncu Tümen Cerideleri, C V (29.06.1915- 22.07.1915), Genelkurmay Basımevi, Genelkurmay Personel Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüt (ATASE) Daire Başkanlığı Yayını, Ankara 2017.
Çanakkale Muharebelerinde 19’uncu Tümen Cerideleri, C VI (22.07.1915- 08.08.1915), Genelkurmay Basımevi, Genelkurmay Personel Başkanlığı Askerî Tarih ve Stratejik Etüt (ATASE) Daire Başkanlığı Yayını, Ankara 2017.
Doyle, Peter; Bennett, Matthew R., “Military Geography: The Influence of Terrain in the Outcome of the Gallipoli Campaign: 1915”, The Geographical Journal, Vol. 165, No. 1 (Mar. 1999), s. 12-36.
Entreaygues, M., “German Trench-Defense Methods: Nature of the Famous Hindenburg Line, Which the Allies Smashed by Hard Fighting”, Current History (1916-1940), Vol. 9, No. 2, Part I (November, 1918), s. 313-314.
Erickson, Edward J., Çanakkale Savaşı: Ateş Altında Komuta, çev. İsmail Hakkı Yılmaz, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2019.
Erikan, Celal, Komutan Atatürk, Türkiye İş Bankası, Ankara 1972.
Esat Paşa, Esat Paşa’nın Çanakkale Anıları, haz. İlhan Ilgar, Baha Matbaası, İstanbul 2003.
Fearon, James D., The Offense-Defense Balance and War Since 1648, Presented at the Annual Meetings of International Studies Association, Chicago, February 21-25, 1995.
Görgülü, İsmet [Tnk. Kurmay Albay Kara Harp Okulu Öğretim Elemanı], Atatürk ve İnsiyatif, Harp Akademileri Komutanlığı 1991-19912 Öğretim Yılı İlk Dersi, Harp Akademileri Basımevi, İstanbul 1991.
Görgülü, İsmet, On Yıllık Harbin Kadrosu (1912-1922 Balkan-Birinci Dünya ve İstiklal Harbi), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2021.
Harp Ceridelerine Göre Çanakkale Savaşları’nda 57. Alay, yay. haz. Murat Karataş, Buğra Terzi, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 2021.
Harp Ceridelerine Göre Çanakkale Savaşları’nda 27. Alay, C I, yay. haz. Murat Karataş, Barış Borlat, Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı Yayınları, Ankara 2017.
Harp Ceridelerine Göre Çanakkale Savaşları’nda 27. Alay, C II, yay. haz. Murat Karataş, Barış Borlat, Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı Yayınları, Ankara 2018.
Harp Ceridelerine Göre Çanakkale Savaşları’nda 27. Alay, C III, yay. haz. Murat Karataş, Barış Borlat, Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı Yayınları, Ankara 2020.
Harmon, Russell S., Dillon III, Francis H. Garver, John B., “Perspectives On Military Geography”, Studies in Military Geography and Geology, ed. Douglos R. Coldwell, Judy Ehlen, Russell S. Harmon, Kluwer Academic Publishers, Dordrecht, 2004. https://www.britannica.com/event/Western-Front-World-War-I, Erişim Tarihi: 14 Haziran 2025.
https://www.theguardian.com/football/the-agony-and-the-ecstasy/2020/mar/24/whenfootball-played-world-war-one-north-london-derby, Erişim Tarihi: 14 Haziran 2025.
Işıtan, Rıza, Avustralya Belgeleriyle Çanakkale Savaşları, Karadeniz Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Ağustos, 2022.
İ. Hakkı [Harbiye Mektebi Sahil ve Kal‘a Harbi Muallimi Kaimmakam], Harb-i Umumiden Evvel, Harb-i Umumi Esnasında ve Hâl-i Hazırda Tahkimat Usulleri, (Mekteb-i Harbiye Konferanslarından), Mekteb-i Harbiye Matbaası, 1341.
İ. Hakkı (Harbiye Mektebi Sahil ve Kal‘a Harbi Muallimi Kaimmakam), Yeni Sahra Tahkimat Talimnamemizin Ta‘biye Nokta-i Nazarından Şerhi, Necm-i İstikbal Matbaası, İstanbul 1925,
İsmail Berkok [Harbiye Mektebi Ta‘biye Baş Muallimi Erkân-ı Harb Kaimmakamı], Müşterek Ta‘biye: Muhtelif Sınıfların Birlikte Sevk ve Muharebesi, Mekteb-i Harbiye Matbaası, 1928.
İzzeddin [Erkânıharp Kaymakamı], «Arıburnu Muharebatında İstihsal Edilen Tecarüb”, Çanakkale Savaşları İle İlgili Makaleler (1915-1960), C I, yay. haz. Cumalı vd., ed. Onur Kuşku, Çanakkale Savaşları Enstitüsü, İstanbul, 2021, s. 153-181.
Karataş, Murat, “Çanakkale Cephesi’nin Atardamarı: Râh-ı Mestur”, Anafarta, S 13, Kış 2021, s. 39-50.
Keegan, John, First World War, Vintage Canada Edition, United State of America, 2000.
Kervan, Aslıhan, “Çanakkale Cephesi’nde 19 Mayıs Taarruzu ve 24 Mayıs Ateşkesi”, Türk Savaş Çalışmaları Dergisi, 3, no. 1 (2022), s. 32-50.
Keyvanoğlu, Sacide Jale, General Fahri Belen’in Hayatı, Siyasi Faaliyetleri ve Eserleri (1892-1975), Uşak Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Uşak 2020.
Kip, Selahaddin A. [Hr. Ak. Öğretmenlerinden, Emekli Kurmay Alb.], Askerî Kamus, Vakit Matbaası, İstanbul 1939.
Levy, Jack S., “The Offensive/Defensive Balance of Military Technology: A Theoretical and Historical Analysis”, International Studies Quarterly, The International Studies Association, Vol. 28, No. 2, (Jun., 1984), s. 219-238.
Magnan, Bernard Pierre, Fenn-i Harb, çev. Ovanes-Hüseyin Avni Paşa, Mekteb-i Harbiye Matbaası, 1267 (1850-51).
Mevzi Muharebeleri Hakkında Sınıf-ı Muhtelifeye Mahsus Ta‘limnamedir, Matbaa-i Askeriye, 1332 (1916).
Miralay Süleyman Şakir, Cepheden Hatıralar: Altıncı Fırka Çanakkale Harbi’nde, Vadi Yayınları, İstanbul 2006.
Mustafa Kemal, Anafartalar Muharebeleri’ne Ait Tarihçe, Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt (ATASE) Başkanlığı Yayınları, Genelkurmay Basımevi, Ankara 2011.
Mustafa Kemal, Arıburnu Muharebeleri Raporu, Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt (ATASE) Başkanlığı Yayınları, Genelkurmay Basımevi, Ankara 2011.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Çanakkale Cephesi Yazışmaları (Emir-Rapor ve Mektupları), yay. haz. Fatma Bulut Hacıalioğlu, ed. Barış Borlat, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Yayınları, Çanakkale 2023.
Mustafa Kemal Atatürk, “Zabit ve Kumandan ile Hasbihal”, Zabit ve Kumandan İle Hasbihal Nuri Conker’in Zabit ve Kumandanı İle Birlikte, İş Bankası Yayınları, İstanbul, t.y.
Notes on Field Fortification, For Use of Student Officers, Army School of the Line, 1916, prepared by The Army Field Engineer School, Army Service School Press, Fort Leawenworth 1916.
Osmanlı Belgelerinde Çanakkale Muharebeleri I, T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Ankara 2005.
Öz, Necdet, “Harp Ceridelerine Göre Çanakkale Muharebelerinde Derinliğine Tertibat Anlayışı”, Askerî Tarih Araştırmaları Dergisi (ATAD), Yıl 2023, S 35, s. 39-73.
Öz, Necdet, Yenileşme Dönemi Osmanlı Ordusunda Talimnameler, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Doktora Tezi, İstanbul 2021.
Piyade Endaht Ta‘limnamesi, Matbaa-i Askeriye, İstanbul 1327 (1911).
Piyade Ta‘limnamesi, Matbaa-i Askeriye, İstanbul 1328 (1912).
Ruşen Eşref, Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal İle Mülakat, Hamit Matbaası, İstanbul 1930.
Saunders, Anthony, Trench Warfare 1850-1950, Pen and Sword Military (Epub edition), Barnsley 2010.
Sabah, İsmail, Çanakkale Muharebelerinde 57. Alay, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul 2024.
Sabuncuoğlu, Nurhan, Ansiklopedik Askerî Terimler Sözlüğü: İngilizce-Türkçe, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 2008.
Sahra İstihkâmatı Ta‘limnamesi, Dersaadet, Mühendishane-i Berri-i Osmani Matbaası, 1325 (1910), Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı Osmanlı Arşivi (BOA), İrade Harbiye (İ. HB.) 7/16.
Sahra Tahkimatına Dair Tecârib-i Harbiye, Matbaa-i Askeriye, İstanbul 1331 (1915).
Sanders, Liman von, Türkiye’de Beş Sene, çev. Osmanlı Genelkurmayı Askeri Tarih Encümeni Tercüme Heyeti, yay. haz. Muzaffer Albayrak, Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2006.
Savaş, Mustafa Talha, Son Dönem Osmanlı Kumandanlarından Mehmed Esad (Bülkat) Paşa (1862-1952), Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Sakarya 2019, s. 5, 21, 35, 75, 101, 143, 164.
Shimshoni, Jonathan, Technology, Military Advantage and World War I: A Case for Military, International Security, Winter, 1990-1991, Vol. 15, No. 3 (Winter, 1990- 1991), s. 187-215.
Stevenson, David, 1914-1918: The History of the First World War, Penguin boks (epub edition), 2004.
Toker, Hülya, Çanakkale Muharebelerine Katılan Komutanların Biyografileri (Belge ve Fotoğraflarla), Genelkurmay Personel Başkanlığı Askerî Tarih ve Stratejik Etüt (ATASE) Daire Başkanlığı Yayını, Ankara 2017.
Van Evera, Stephen, “The Cult of the Offensive and the Origins of the First World War”, International Security, The Massachusetts Institute of Technology (MIT) Press, Summer, 1984, Vol. 9, No. 1 (Summer, 1984), s. 58-107.
Zabecki, David T., The German 1918 Offensives: A Case Study in the Operational Level of War, Routledge Taylor and Francis Group, London and New York 2006.

